Jeffrey Epstein'a dair son belgelerin gölgesinde dünya bir kez daha infialle sarsılırken, pek çok ses suçun bu güncel izlerini takip edecek. Bu yazı ise, olayı bugünün skandalı olmanın ötesine taşıyarak, insanlığın en karanlık güç dinamiklerine uzanan tarihsel ve sistematik bir perspektif sunma amacında. Takdiri yine de okura bırakalım.
Tarih, kazananların yazdığı o pırıltılı anlatıların altına saklanmış, satır aralarından sızan kesik bir çığlık gibi aslında. Bugün Jeffrey Epstein vakasıyla sarsılan modern dünya, aslında çok eski ve çok tanıdık bir karanlığın modern dekorlar önündeki provasıyla yüz yüze. Bu durumu münferit bir "sapıklık" vakası olarak görmek, buzdağının altındaki o devasa, sistematik çürümeyi ıskalamaktır. Başlıktaki o görkemli "Tanrılar" ifadesi bir mübalağa değil; tarihin her döneminde gücü elinde tutanların, kendilerini sadece insanların değil, ahlakın ve kuralların da üstünde, adeta Olimpos’un tepesindeki o keyfi ilahlar gibi görme cüreti. Dünün kralları bu yetkiyi ilahi bir lütufta ararken, bugünün finansal "tanrıları" aynı dokunulmazlığı hukukun erişemediği gri alanlarda, yüksek güvenlikli adalarda inşa ediyor.
Burada söz konusu olan, salt cinsel bir sapma değil; bir iktidar ve kontrol teknolojisi. Mitolojideki kendi çocuklarını yiyen Kronos ya da insanların kaderini bir oyuncağa çeviren tanrılar gibi, bu zihniyet için de ahlak sadece ölümlülerin uyması gereken bir pranga.
Bu karanlık arkeolojinin en tüyler ürpertici duraklarından biri, bu teknolojinin bir "inisiasyon", yani giriş ritüeli olarak kullanılmasıdır. Roma İmparatoru Tiberius’un Capri adasındaki mağaralarda kurduğu düzeni hatırlayalım. İmparator, "pisciculi" dediği çocukları sapkın oyunlarına alet ederken sadece haz peşinde değildi; doğanın ve hukukun tüm sınırlarını çiğneyebilecek kadar "tanrısal" olduğunu, hiçbir beşeri kuralın kendisine dokunamayacağını kanıtlıyordu. Bu model, tarih boyunca kapalı kapılar ardında tekrarlandı. 18. yüzyıl İngiliz elitlerinin "Hellfire Kulübü" gibi yapılanmalar, seçkinliğin ve karşılıklı bağlılığın, toplumsal ahlakın reddedildiği ayinlerle pekiştirildiği gizli alanlar yarattı. Aslında bu alanlar, Olimpos’un sahte ve kanlı zirveleriydi.
Bedenin bu amansız sömürüsünde, kadın ve çocuk figürü, iktidarın en savunmasız coğrafyası olarak kodlanır. Sermaye ve erkek egemenliği el ele verdiğinde, insan bedeni bir varoluş olmaktan çıkıp pazarlanabilir bir metaya, mülkiyeti başkasına ait bir "araziye" dönüşür. Güçlü olanın zayıfı ezmesini doğanın en saf yasası sanan o karanlık anlayış, Marquis de Sade’ın metinlerinde olduğu gibi, ahlakı bir prangadan ibaret gördü. Bu felsefi kod, şantaj ve suç ortaklığıyla örülü bir "karanlık aristokrasi"nin temel yazılımı haline geldi. İktidarın bekası, en ağır suçlarla örülü bu sadakat testine bağlandı; çünkü bir suçu paylaştığınızda, artık birbirinizin hem tanrısı hem de kurbanı olursunuz.Oldular da!!
Orta Çağ’ın "küçük yetişkin" algısı, bugün paranın gücüyle satın alınan sahte bir "rıza" kavramının arkasına saklanıyor. Ancak bu rıza, bir teslimiyet hiyerarşisinden başka bir şey değil. Güç sahibi, kurbanını sessizleştirmek(susturmak)için sadece korkuyu değil, toplumdaki o devasa "inandırıcılık uçurumu"nu da kullanır. Bir tarafta dünyanın kaderini belirleyen "saygın" erkekler, diğer tarafta sesini duyuramayan isimsiz hayatlar... "Kim sana inanır ki?" sorusu, binlerce yıldır o sahte Olimpos’un zirvesinden aşağıya savrulan hala en eski tehdit.
Jeffrey Epstein, bu tarihsel akışın bir istisnası değil, en saf ve modern sonucu maalesef. O, antik çağdaki Moloch kültürünün (gücü elde tutmak için en değerli olanı, çocukları kurban etme ayininin) finans-kapital çağındaki güncellenmiş versiyonu. Nitekim, üzeri karartılmış milyonlarca belge ve 'ortak suçluları' korumak üzere kurgulanmış savcılık anlaşmaları, bu iktidar sigortasının hukuk sisteminin içine nasıl işlediğinin de somut kanıtı.Yarattığı "ada" fenomeni, modern dünyanın en karanlık panoptikonuydu. Ancak bu hapishanede mahkumlar değil, gardiyanlar izleniyordu; ikiyüzlülüğün inşa edildiği, itaatin kamerayla sağlandığı bir tersine dönmüş iktidar laboratuvarı. Siyasetçilerin, bilim insanlarının ve teknoloji devlerinin içine çekildiği bu ağ, sapkınlığın küresel siyasette bir para birimi, bir "gizli kaldıraç" olarak kullanıldığını gösterdi. Epstein’ın kamerasından kaçamayan bir lider artık ne kadar özgür olabilir? Adaletin neden bu kadar yavaş işlediğinin sırrı da burada yatar: Bu sistemde sapkınlık, bireysel bir günah değil, iktidarın da sigortasıdır.
Bu dehşet verici ağın ucu, ne yazık ki bizim topraklarımıza, Türkiye’ye dair iddialara kadar uzanıyor.(Belgelerin tamamı henüz açıklanmadı)Bu, küresel teorinin yerel bir tezahüründen başka bir şey değil: iktidarın savunmasız bedenleri bir meta olarak gördüğü zihniyetin, coğrafi sınır tanımayan doğası. 1999 depremi sonrası kaybolan çocuklardan, düzensiz göç yollarındaki refakatsiz küçüklere uzanan o uğursuz şüpheler, coğrafya tanımayan bir çürümeyi işaret ediyor. Bu artık sadece "uzak elitlerin skandalı" değil; devletlerin ve sınırların bile koruyamadığı bir küresel meta zincirinin içimizdeki sızısı. Haritalarda çizilemeyen, uçak bileti ve banka havalesi rotalarından oluşan, bedenlerin nakledildiği bir lojistik ağ. Yerel trajedilerin küresel sapkınlık pazarlarına nasıl "hammadde"sağladığı gerçeğiyle yüzleşmek, bugün hepimizin boynunun borcu.
(Burada bir kadın olarak okurlarımdan samimiyetle özür diliyorum. İnsan bedeni ve onuruna yazıyı tanımlayabilmek amacıyla hammadde dediğim için. Zira bu dil, maalesef suçun kendisinin bedenleri gördüğü şeyin acı bir yansıması.)
Sapkınlığın tarihi, aslına bakarsak bir sessizlik tarihidir. Bu sessizlik, korkudan değil, kasıtlı bir susturma mimarisinden kaynaklanır: gizlilik anlaşmaları, görkemli avukatlar, medyaya sızdırılan itibarsızlaştırma haberleri ve nihayetinde, "saygınlık" zırhı. Mağaralardan saraylara, özel jetlerden ıssız adalara kadar, bu suçun değişmeyen tek kuralı bu aktif, örgütlü ketumluk olmuştur. Epstein’ın ölümüyle bu devasa suç ortaklığının üzerine beton mu dökülecek, yoksa insanlık bu en eski yarasını deşip o karanlıktan çıkmanın yolunu mu bulacak?
(Bunu insan kalabilenlerin refleksleri ve zaman gösterecek!)
Son olarak, kendimize şu en insani soruyu sormalıyız: Kendi dünyamızın pırıltılı konforuna dalıp giderken, bir yerlerde bir çocuğun çocukluğunu çalan o devasa çarkın dişlileri arasında, bizim de sessizliğimizin (farkında dahi olmayışımızın) payı var mı?
İnsan türü olarak evrimimiz bize eşsiz bir zeka, simgesel düşünce ve karmaşık sosyal örgütlenme kapasitesi verdi. Ancak bu evrimsel mirası, masumiyeti çalan bir çarkı döndürmek için kullanıyorsak, 'insan' olmanın anlamını da yeniden düşünmek zorundayız
Gelecek hafta, bu ağın siyaset ve şantaj ekonomisiyle nasıl devasa bir çark haline geldiğini konuşmaya devam edeceğiz. Çünkü sessizlik, bu suçun en büyük ortağı!!




























Yorum Yazın