“Tarihimizin gördüğü ve insan aracılığıyla gerçekleşen en büyük doğal felaket nedir?” sorusunun yanıtı, 6 Şubat Depremidir. Öyle ya, bilim bu kadar ilerlemiş, teknoloji bu kadar gelişmişken kentlerimizin yerle yeksan olması, başka türlü nasıl açıklanabilir ki?
“Aslolan hayattır” de bir şiirinde Nazım.
O hayatı ne sandığımız, nasıl yaşadığımız da önemlidir elbette…
Karşımıza iki seçenek çıkar. O iki seçenekten biri, kader denilen mevcut koşullara teslim olmak, diğeriyse köhnemiş düzenin kader diye bellettiği koşulları değiştirip, hayatı çekilebilir hale getirmektir.
Hangisini seçeceğiz?
Halk ozanı Ali İzzet Özkan’ın dile getirdiği gibi, “Kader torbasına elim uzattım/ Tecelli kâğıdım karalı çıktı” deyip, itirazımızı içimize atıp kadere boyun mu eğeceğiz? Yoksa karanlığın tortusunu dağıtmak için ışık topuna mı dönüşeceğiz?
Birincisini seçersek, doğanın hışmına uğramamız işten bile değildir. İkincisini seçersek, insanlığın güvenli geleceğine adım atmış olur; geleceğimizi kendi irademizle şekillendirebiliriz.
O halde sorunun yanıtı, insanın kendisindedir ve hepimiz biliriz ki insan, umutlu bir varlıktır. İnsanın umutlu bir varlık olduğunun en güzel kanıtı, sonu “onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine” şeklinde biten bu toprakların ürünü olan masalların, mesellerin verdiği mesajlardır.
Görünene bakmakla yetinmeyip, sözlerin ardına bakmasını bilirsek, masallar, meseller, bizi gerçeğimizden koparmak için değil, en umutsuz anımızda dahi aralanacak bir kapının, sızacak bir ışığın olduğunu anımsatma işlevi gördüğünü fark ederiz. Dinlediğimiz masallardan, anımsadığımız mesellerden pek çok neden buluruz umutlanmak için. Umutla birlikte insan olmanın sırrına ereriz.
APAYDINLIK BİR GELECEK İÇİN GEÇMİŞİ HATIRLAMAK
O sırrın peşine düştüğümüz an, özne haline geliriz. Özne haline gelişimiz, dünya nimetlerine hükmedenleri öfkelendirir. Öfkesini katran karasına bulayıp, bulaştırmak isterler insanlığa. İsterler ki bizde dert olsun, yara olsun ama umut olmasın. Olmasın ki kara düzenleri sürüp gitsin.
Nazım’ın şu dizeleri onlaradır:
“Bağlamıyor mu sizi halkınızla
herhangi bir sevinç,
bir keder,
bir umut?
Türkülerini sevmez misiniz mesela?”
Sevmediklerini biliyoruz; türküleri yakmak istediklerini de…
O saldırganlıkları nedeniyle kimleri katletmediler ki?
Daha geçen hafta katledilişinin 33. Yılında andığımız Uğur Mumcu, bilmenin sırrına ermiş, o sır ile bütün toplumu tanıştırmak için gecesini gündüzüne katmış birisiydi; bu yüzden katledildiğini biliyoruz.
Gaffar Okkan, bilginin üstünü kapatan sis perdesi dağıtılırsa kardeşlik ikliminin bütün bir ülkeyi kucaklayacağının farkındaydı; bu nedenle görevi boyunca herkesi sükûnete davet etti. Girilmez denilen odaklara girdi; gizli tutulanı açığa çıkarıp bize gösterdi; 25 yıl önce bu yüzden katledildiğini biliyoruz.
Muammer Aksoy, madenlerimizin özelleştirilmesine karşı mücadele etmiş; Türkiye’yi bir tuzağın içine çekmenin adımlarından biri olan Amerikan askerlerinin kaçırılmasına şiddetle karşı çıkmıştı. 61 Anayasası gibi Türkiye’nin özgürlükçü anayasası yazanların arasında olmuş; özerk demokratik üniversite mücadelesini yürütmüştü. Başta inanç özgürlüğünün güvencesi olan laiklik olmak üzere Cumhuriyetin taşıyıcı kolonlarını yıpratma tehlikelerine karşı yaşına başına bakmadan, kendisi gibi özverili dostlarıyla direnci örgütlemek üzere ADD’yi kurmuştu; bu yüzden katledildiğini biliyoruz.
Abdi İpekçi, yıllar boyu, halkın, haber alma hakkına ulaşması için “editoryal bağımsızlık” ilkesini savunmuş; gerçeğin hedefine ulaşması için mücadele etmişti. Bu yüzden katledildiğini biliyoruz.
Aynı şeyi Bahriye Üçok ve üniversiteden hocam Ahmet Taner Kışlalı başta olmak üzere pek çok kişi için de yaptılar. Uğur Mumcu’dan Abdi İpekçi’ye, Muammer Aksoy’dan Bedreddin Cömert’e, Cevat Yurdakuler’den Gaffar Okkan’a, sayılarını da, adlarını da saymayı artık bıraktığımız binlerce canımıza kıydılar.
VİCDAN VARSA UMUT DA VARDIR
Amaçları açıktı; gerçeği dile getiren herkesi katlederek, usumuzun beslendiği damarları tıkamak, zihin haritamızı çölleştirmek ve akıl çemberimizi besinsiz bırakmak istemişlerdi. Üstelik bunu yavaş yavaş ısıtılan kurbağa örneğinde olduğu gibi zamana yayarak yapmışlardı.
Böylece toplum olarak, başımıza nelerin geldiğini fark etmemizi önlemiş olacaklardı. Geldiğimiz noktada “araştırmacı-gazetecilik”, yerini, iktidarın tetikçisine; “editoryal bağımsızlık”, yerini, sahibinin sesine; aydın sorumluluğu, yerini, “evet efendimciliğe” bırakmak zorunda kalmış ve sessizliğin boğucu iklimi, toplumu teslim almışsa epey yol aldıklarını da itiraf edelim.
İtirafımız, durum tespiti içindir. Biliriz ki “gün doğmadan, neler doğar”. Üstelik soruların bizi gerçeğe ulaştırdığına ilişkin bir geleneğe sahibiz. Tetikçiliğin gazeteciliğin yerini aldığı, editoryal bağımsızlık ile sahibinin sesinin yer değiştirdiği bir ortamda dahi soru soracak birileri varsa, o gelenek, yaşıyor demektir. Her şey muktedirlerin istediği kıvama gelmişken dahi gerçeğe ulaşabilmek için sorular soruyor olmak, bu ülkenin vicdanını resmeder. Değil mi ki vicdan, insanın özüdür; malzemesi de umuttur.
Umut, hiç beklemediğiniz yerden, koskocaman bir kayanın orta yerinde biten kardelen gibidir. Sizi olması gerekene yönlendirir; yapmanız gereken için harekete geçirir. Kalabalıklar içinde insanı görmenizi sağlar ve dilinizden Nazım’ın şu dizelerinin dökülmesine vesile olur.
“Biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
Bitecek fakat . . .”


































Yorum Yazın