Türkiye’de evrensel ölçülerde sivil toplum kuruluşu sayısı geçmişten bu yana çok fazla olmadı. Var olan bu kurumların etkinliği ise ülkedeki siyasi iklimle doğrudan bağlantılı oldu. Son yıllarda bu tür kurumların kamusal görünürlüğü ve etkinliği hayli azaldı.
Evrensel ölçekte sivil toplumların gücü ve etkinliği azalırken, resmî kayıtlarda sivil toplum kurumu sayısının hayli artmış olduğunu fark ediyoruz. Artan bu kurumların temel özelliği ise özüne uygun biçimde demokrasinin alanını genişletmekten çok, devletin, iktidarın hizmetlerinin eksik kaldığı alanlarda o boşluğu doldurmaya aday olmaları; bunu da üyelerinin ve bağışçılarının desteğiyle değil, devletin ve iktidarın yardımıyla yapan kurumlar olmalarıdır. Bu kurumlar, evrensel ölçülerden çok Osmanlı’daki devletin tamamlayıcı kurumlarını andırıyorlar.
Bu açıdan sivil toplum kuruluşlarının varlığı ve etkinliğinin, demokrasinin alanının genişliği ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye’de daralan siyasi ve demokratik alana rağmen evrensel ölçülerde kurumsal varlığını sürdüren sivil toplum kuruluşlarından birisi de Ekopolitik Düşünce Merkezi.
Son dönemde raporlar, eğitim seminerleri, YouTube kanalı ile görünürlük kazanan Ekopolitik, dün önemli bir rapor açıkladı.
YARGININ RÖNTGENİNİ ÇEKMEK
Ekopolitik, 12 Temmuz 2025 ile 4 Ağustos 2025 tarihlerinde akademi ve yargı camiasından 700’ün üzerinde katılımcı ile yapılan anketler ve savcılar, hâkimler, avukatlar ve bürokratlar ile yapılan mülakatlara dayanan Yargı Araştırması’nda önemli veriler ortaya koyuyor. Yargının unsurları yargının rönrgenini çekmişler diyebiliriz.

Raporun sunumunu yapan Ekopolitik Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, araştırmanın yalnızca teorik bir değerlendirme olmadığını, uygulamanın tüm katmanlarını dikkate alan, çok boyutlu ve bütüncül bir bakış açısının ürünü olduğunu ve “Bu rapor hazırlanırken yalnızca akademik çevrelerin görüşleriyle yetinilmemiş; kürsünün önünde ve arkasında görev yapan hâkimler, savcılar, avukatlar, yardımcı adlî personel, adalet bürokrasisi mensupları, geçmiş dönemlerde üst düzey yargı görevlerinde bulunmuş isimler ile siyaset kurumu içinde sorumluluk üstlenmiş aktörlerin değerlendirmelerine de başvurulmuştur” dedi.
Açıklanan raporu verilerden daha ilginç kılan ise bu alanda son 20–25 yılda yapılan tüm araştırma ve raporları bizlere hatırlatması. Bu açıdan geçmiş çalışmaları dışlayan değil, onları kapsayan ve üzerlerine tespitler yapan, öneriler sunması açısından çok önemli.
Arıtürk, araştırmanın bir hedefinin de “elde edilen bulgular doğrultusunda, mevcut sorun alanlarının ötesine geçilerek, somut ve uygulanabilir öneriler geliştirilmesi” olduğunu ifade etti.
Araştırmanın ilginç sorularından birisi, “Türk adalet sisteminde işler genel olarak nasıl gidiyor?” sorusu.
Bu soruya verilen cevaplar, yargı sisteminin alarm verdiğini teyit eder nitelikte. Aşağıda görüleceği üzere katılımcıların büyük çoğunluğu gidişatı “kötü” veya “çok kötü” olarak (toplamda yüzde 88,3) nitelendirirken, “iyi” diyenlerin oranı (yüzde 11) azınlıkta kalmaktadır. Bu tablo, yargı camiası içinde sistemin mevcut durumuna dair ciddi bir memnuniyetsizlik ve güven bunalımı olduğunu somut bir veri olarak ortaya koymaktadır.
.jpeg)
Araştırmada “sistemde en çok sorun görülen alanlar” incelendiğinde, cevapların “hâkim-savcı yeterliliği”, “karar süreleri” ve “siyasi müdahaleler” başlıklarında yoğunlaştığı görülmektedir. Bu veriler, yargıdaki krizin sadece fiziksel altyapı veya iş yükü ile açıklanamayacağını kanıtlamaktadır.
.jpeg)
Araştırmanın yargı bağımsızlığı alanındaki bulguları, araştırmaya katılan yargı mensuplarının çoğunluğunun bu konuda kaygılı olduğunu gösteriyor. "Bağımsızlığının önündeki en büyük engellerden biri, hâkim ve savcıların verdikleri kararlar nedeniyle özlük haklarının zedeleneceği endișesidir. Mevcut sistemde Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), hâkimler hakkında herhangi bir sorușturma olmaksızın resen atama veya müstemir yetki değișikliği yapabilmekte ve “ilke kararlarıyla” belirlenen görev sürelerine rağmen plansız yer değișikliklerine gidebilmektedir. Ankette hâkimlere sorulan “Verdiğiniz kararlar sebebiyle bașınıza olumsuz bir șey gelmesinden (sorușturma, tayin vb.) endișe duyuyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, %70 civarında bir endișe seviyesine ișaret etmektedir. Yargı camiasında “tayin” olarak nitelendirilen bu tasarruflar, hâkimlerin kararlarını verirken hukuki gerekçelerden ziyade “Bașımıza bir iș gelir mi?” kaygısıyla hareket etmelerine neden olmaktadır. Bu durum, özellikle ceza hâkimliğinden hukuk hâkimliğine müstemir yetki değișikliği veya batı illerinden uzak bölgelere yapılan ani atamalarla kendini göstermekte, mesleki tatminsizlik yaratmakta ve istifalara varan sonuçlar doğurmaktadır."

Yargılanma sürelerinin uzunluğunun kaynağı büyük ölçüde yargının üzerindeki yoğun iş yükü ve usul konusundaki karmaşıklıklar olarak öne çıkıyor. Bununla bağlantılı bir başka sonuç ise nicelik baskısının kararların gerekçelendirilmesini zorlaştırması. Yargı camiası mensuplarının önemli bir kısmı, şeffaflık konusunda sıkıntılar olduğunu, özellikle de yargı bağımsızlığı ile şeffaflık arasında denge kurulamadığını düşünüyor.
Sistemin temel sorunlarından birinin insan kaynağı olduğuna dikkat çekilerek yargı altyapısının iyileştirilmesinin yanında hukuk eğitimi ile mesleki standartların geliştirilmesi zorunluluğu vurgulanıyor.
Bu raporu iktidarda ve muhalefette yargı ile ilgili herkesin ayrıntılı biçimde okuması ve ortaya çıkan sonuçlardan ders çıkarması gerekiyor. Sonuç olarak bu araştırma bize yargının tüm kademlerinde sadece bağımsızlık ve tarafsızlık konusunu değil, bu alanda olan herkesin eğitim sürelerinden mesleki yeterlilik aşamasına her konuda önemli tespit ve öneriler sunmaktadır.
SONUÇ YERİNE...
Raporun sonuç kısmındaki şu bölümü özellikle paylaşarak bitireyim yazıyı; "Yargı kurumları kendi iç denetimlerini şeffaf, öngörülebilir ve toplum nezdinde ikna edici şekilde işletmediği sürece, raporda işaret edilen reform alanlarında ilerleme sağlanması mümkün görünmemektedir. Aksi takdirde, yargıya duyulan güvensizliğin “sessiz bir hoşnutsuzluk” düzeyinde kalmayıp giderek daha görünür ve sarsıcı bir toplumsal tepkiye dönüşmesi riski bulunmaktadır. Nitekim, esasen yargının görev alanına giren uyuşmazlık ve hak ihlallerinde toplumun sık sık siyaset kurumunu, sosyal medya mahkemelerini veya en kötüsü mafya gruplarını çözüme davet etmesi, önemli ölçüde yargıya erişim ve yargıdan sonuç alma konusundaki bu güvensizlik ve tıkanma algısıyla bağlantılıdır.
Bu durum, siyasal karar alıcıların yargısal süreçlere dair pozisyon almaya zorlandığı, yargı ile siyaset arasındaki sınırların bulanıklaştığı sağlıksız bir tabloyu da beraberinde getirmektedir. Siyasetin gölgesinin yargı üzerinden kalkması gerekliliğinin bir boyutu, tam da bu dolaylı etkileşim alanının daraltılması; yani yargının kendi işlevini etkin ve güvenilir biçimde yerine getirebildiği için toplumun çözümü yeniden yargı kurumlarında aramaya yönelmesidir. Kendi sorunlarını kendi kurumsal araçlarıyla çözebilen, hatalarını tanıyıp düzeltebilen bir yargı sistemi, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Aksi hâlde, yargı içi denetimdeki boşluk ve etkinlik kaybı, yargı üzerindeki dış baskı ve müdahale çağrılarını artıracak; bu da uzun vadede hem bağımsızlık hem de toplumsal meşruiyet açısından çok daha ağır maliyetler doğuracaktır. Bu nedenle önerilen reformlar, teknik bir iyileştirme listesi değil, devletin adalet vasfının korunması adına atılması zorunlu varoluşsal adımlardır."
Böylesine bir siyasi iklimde, yargının güven kaybı, kurumsal yorgunluk yaşadığı bir dönemde böylesine önemli bir konuda yaptıkları derinlikle araştırma ve eleştiri ve somut öneriler konusunda gösterdikleri cesaretten dolayı Ekopolitik Düşünce Kuruluşu’nu ve Başkanı Arıtürk’ü kutluyorum.



























Yorum Yazın