Yarın 23 Nisan. Türkiye Şanlıurfa saldırısı ve Kahramanmaraş katliamının gölgesinde ulusal egemenlik ve çocuk bayramını kutluyacak. Saldırıların üzerinden bir hafta geçti. Ama ne şok ne de öfke atlatılabildi. Gelinen yeri sosyolojik bir kriz olarak kabul etmek ve çözüm yollarını soğukkanlı bir şekilde tartışmak gerekli. Yazının temel iddiası ise şu: Ülke olarak aynı anda bir okul ve çocukluk krizi yaşıyoruz. Tedbir olarak düşünülen seçenekler ise daha çok yasaklara odaklanmış durumda. Oysa yasa ve yasakla toplumsal bir sorunu çözmek imkansız.
Öncelikle Yusuf Tekin’le eğitim bileşenleri arasındaki uçurumun ciddi şekilde arttığı açıkça ortada. Pek çok sendika okullardaki sorunları hakkaniyetli ve reformcu bir şekilde ele almamakla suçluyor sayın bakanı. Şurası açık, iktidar ile muhalefet arasındaki kutuplaşma düzeyi çok yüksek. Tekin’in doğrudan muhalefeti hedef tahtasını koyan siyasi polemikleri muhalif çevrelerdeki bakan ve bakanlık eleştirisini arttırdı. Buna benzer bir kangrenleşme süreci en son Süleyman Soylu döneminde yaşanmıştı. Ayrıca anaokulundan doktoranın sonuna kadar 20 milyondan fazla çocuk ve genç eğitim sistemi içerisinde yer almakta. Her dört yurttaşımızdan biri eğitim alıyor. Bu kişiler aileleriyle birlikte düşünüldüğünde Türk toplumunun neredeyse tamamının eğitim-öğretim kurumlarıyla ilgili olduğunu görüyoruz. MEB ise bu tüm ülkeye yayılmış ilgiyi soğukkanlı ve katılımcı bir şekilde yönetemiyor. Herkesin okulla ilgili olduğu bir toplumsal vasatta bakanlık iradesinin herkesi sürece dahil edecek, veli, öğrenci ve öğretmenleri aynı anda ikna edecek bir formül bulması gerek. Ama ne yazık ki negatif algıl çok yoğun. Bakanlığın yaptığı iyi şeyler, yani sahadaki olgular algıların altında eziliyor.
Türkiye okul kriziyle boğuşuyor. Çünkü eğitim kurumları kapitalizm, sivil toplum ve aile karşısında özerkliğini yitirdi. Toplumdaki tüm eşitsizlikler olduğu gibi okula yansıyor. Kamucu eğitimden uzaklaşıldı. Müşteri temelli kapitalist mantık öğrenci ve velinin her durumda haklı olduğu bir eğitim modeline dönüştü. Öğretmen alımları sorunlu. Yüksek puanlı pek çok adayın mülakatta elendiği bir ülkede yaşıyoruz. İktidar okul müdürlerini liyakat durumuna bakmaksızın genellikle belli bir sendikadan seçiyor. Tüm eğitim-öğretim faaliyeti içeriklere dönüştürülerek sosyal medyaya taşınmakta. Disiplin ve ciddiyet unutulan erdemlere dönüştü. Öğrenciler çalışmasalar dahi sınıf geçiyorlar. Böyle bir düzende çocuğa istikrarlı bir şekilde bilgi aktarılması, hatta onda istenilen tutum ve davranış değişiklikleri yaratmak bağlamında değerlerin aşılanması imkansız. Eğitim ideallerini yitirdi, eyyamcı bir şekilde sürükleniyor.
Çocukluk krizi ise bir diğer sorun. Çocukluk zamanla inşa edilmiş bir statüdür. Modern dönem öncesinde çocuğa küçük yetişkin gibi bakılırdı. Çocukların ağır işlerde çalıştırılması ve ergenlik çağına gelenlerin evlendirilmesi toplumsal hayatın normallerinden biriydi. Modern yaşam geliştikçe çocuk ile yetişkin arasındaki fark açıldı. Çocuk iş ve evlilik hayatından çekildi. Çocukların vakitlerinin büyük bir kısmını okulda geçirmesi ve (veya) parklarda oyun oynaması çocukluk sosyolojisinin yeni normaline dönüştü. Ancak son çeyrek asırda çocukluğa dair modern kazanımlardan uzaklaşıyoruz. Çocukların suç, cinsellik ve iş hayatından çekildiğine tanıklık etmekteyiz. Tekrar yetişkin gibi davranıyor çocuklar. Ama tabii bugünün çocukları ve gençleri geçmişe göre çok daha umutsuz. Bir gelecekleri yokmuş gibi eylemde bulunuyorlar. Pespayelik ve lümpenliğin çocuk davranışlarındaki etkisi artmakta.
Çocukluk ve okulun aynı anda krize girdiği yeni toplumsal normalde herkes kaygılı. Suçlu ve kurban çocukların yeni sıfatlarına dönüşmüş durumda. Türkiye’nin bu sıkışıklıktan kurtulması için ideolojik rezervleri bir kenara bırakan pedagojik bir hassasiyete ihtiyacı var.






























Yorum Yazın