Muhalefet, 19 Mart sonrası girdiği patikanın artık verimli olmaktan çıktığını ve yeni bir adım atması gerektiğini nihayet görmeye başladı. Son dönemde mitinglerdeki heyecanın düşmesinden ve kamuoyu yoklamalarında muhalefet lehine olan ivmenin tersine dönüşünden hareketle 19 Mart’ın toplumda yavaş yavaş kanıksandığı anlaşılıyordu. Bu durum ana muhalefetin bugüne değin yanlış bir yol izlediği anlamına gelmiyor elbette. Özel’in peşi sıra düzenlenen mitinglerle partiye dinamizm katma ve İmamoğlu sembolü çevresinde toplumu birleştirme stratejisi önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımların en büyüğü de iktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atamaktan vazgeçmesi oldu.
Ancak gelinen noktada mevcut stratejiden elde edilebilecek fazla bir fayda kalmadığı anlaşılıyor. CHP mitinglerinin marjinal faydası iyice düştü. Birbiri ardına gelen belediye operasyonlarının iktidara olan siyasi ve ekonomik maliyeti ise sıfıra yakınsamış durumda. Belli ki farklı bir strateji belirlenmediği müddetçe, Özel meydanlarda kendi seçmenine konuşup patinaj yapmayı sürdürecek. Erdoğan da fırsattan istifade CHP’li belediyelere birer birer kayyım atayacak ve genel merkezi hukuki yollarla tehdit etmeye devam edecek. Muhalefet açısından bugünkü durum sürdürülebilir değil.
Bundan bir yıl önce İmamoğlu’nu aday göstermek önemli bir adımdı. Bu hamlenin ardından İstanbul belediye başkanını tutuklamak, iktidar için daha zor ve çok daha maliyetli bir hale geldi. Neticede AKP bu maliyeti göze aldı ancak seçmen gözünde kaybettiği prestiji ve desteği yerine koyması aylar aldı. Hala da bunu tam olarak başardığı söylenemez. Öte yandan CHP için de aradan geçen on iki ayın ardından İmamoğlu gündeminin ötesine geçme, iktidarın yıkmakta zorlanacağı ikinci bir sosyopolitik duvar örme zamanı geldi. Mansur Yavaş’ın “olan biteni seyredemeyiz” açıklaması biraz da buna işaret ediyor. Genel merkezi farklı bir adım atmaya çağırıyor.
Bu kavşakta CHP’nin yapabilecekleri çeşitli. Meclis komisyon çalışmalarında ortak bir protesto tavrı takınmaktan partiler arası yeni ittifaklar kurmaya, çözüm sürecinden çekilmekten ara seçimler için somut adım atmaya değin pek çok öneri bu çerçevede dile getirilmekte. Belki en keskin önerilerden birisi de CHP’li seçilmişlerin topluca sine-i millete dönmesi, hep birlikte istifa ederek içi boş bir demokrasi müsameresinin parçası olmayı reddetmeleri idi. Tüm bu adımların artı ve eksileri tartışılabilir. Fakat mevcut rejimin otoriter doğası ve halkla ilişkiler imkanları düşünüldüğünde, seçimle kazanılmış meşru haklardan geri adım atmanın faydadan çok zarar getireceğini kestirmek güç değil. CHP üst yönetiminin de böylesi bir yola gireceğini düşünmek için elimizde bir neden yok.
Bana kalırsa bu noktada atılabilecek iddialı bir adım, muhalefeti parti şemsiyesi altından çıkarmak ve toplumsal bir hareket olarak yeniden tanımlamak olabilir. 19 Mart’tan bugüne değin CHP mücadeleyi kendi öncülüğünde ve kurumsal parti çatısı altında yürüttü. Partinin iç mekanizmalarıyla belirlenen bir söylem, genel merkezdeki birimlerce kararlaştırılan vaatler ve örgütün sağladığı altyapı ile gerçekleşen mitinglerle bugüne geldik. CHP’nin bu yolla halka inme çabasına şahit olduk. Muhalefetin bu çabayla eriştiği noktadan daha ileri gidebilmesi için, partinin kurumsal yapısı dışında tesis edilen, gönüllülük esaslı ve ademi merkeziyetçi bir adaylık kampanyası ile yola devam etmesi akılcı olabilir. Böylesi taban hareketlerinin dünyanın pek çok yerinde başarılı olduğunu biliyoruz. Bu anlamda Pablo Iglesias’ı İspanya siyasetinde yükselten Podemos, Macron’un Le Republique en Marche! hareketi, Zelensky’nin Halkın Hizmetkarları oluşumu, Milei’nin La Libertad Avanza’sı ve tabii ki Trump’ın MAGA’sı ilk akla gelen örneklerden.
İmamoğlu Gönüllüleri de Türkiye’de böyle bir hareketin nüvesi olabilirdi. Ancak Ekrem başkan üzerindeki abluka, bugün alternatifler üzerine düşünmemizi zorunlu kılmakta. Fakat aday isminden bağımsız olarak böylesi bir toplumsal demokrasi hareketinin tesis edilmesinin ve ülkedeki adalet mücadelesinin bu toplumsal hareket üzerinden yola devam etmesinin birkaç önemli avantajı beraberinde getireceğini varsaymak yanlış olmaz.
Muhalefetin toplumsal tabana inerek bir gönüllülük hareketi olarak yola devam etmesinin ilk ve en önemli faydası ülkenin siyasal sosyolojisi ile ilgili. 19 Mart’tan bu yana gelen iktidar karşıtı dalga Türkiye’nin geleneksel sol-sağ kimlik bariyerine çarpmış gibi görünüyor. Yapılan araştırmalar iktidara yakın seçmenlerde İmamoğlu davasının hukukiliğine dönük algının artmakta olduğuna işaret ediyor. Üstelik tam da İmamoğlu davası başlamışken ve dosyanın içinin ne kadar boş olduğu her gün daha açık şekilde görülmekteyken. Bu durumda demokrasi mücadelesini ileri taşımanın yolu iktidarın nüfuz alanındaki seçmenlere erişebilmekten geçiyor. Muhalefet CHP tabelası altında yürütüldüğü müddetçe bunu yapabilmek, son bir yılda erişilen seçmenlerin ötesine geçebilmek kolay değil. Ancak bu mücadele partiler üstü bir toplumsal hareket olarak yeniden tanımlanır ve gönüllülük esasıyla sine-i millette kurulursa, söz konusu engel büyük ölçüde bertaraf edilebilir.
Dahası, siyasi partilerin kurumsal yapısının dışında bir muhalefet, iktidarın elindeki iki önemli silahı da boşa düşürecektir. Bir defa cumhurbaşkanının kullanmayı çok sevdiği söylemler anlamsızlaşacaktır. Tek parti dönemi hatırlatmalarından darbecilik ithamlarına değin birçok ezber, ancak karşıda kurumsal bir CHP adayı olduğu sürece anlamlı. Oysa toplumsal bir demokrasi hareketinin adayı, partinin desteğini alsa dahi gücünü ve meşruiyetini doğrudan tabandan alacağı için bu söylemlerin etkisi çok sınırlı kalır. Dahası, otoriterlik karşıtı mücadele daha organik ve kurumsallık-dışı bir yapıya kavuştukça, üzerindeki yargı tehdidi de azalacaktır. Örneğin toplumsal bir hareketi tesis edildikten sonra CHP hakkında gelecek bir mutlak butlan kararı muhalefeti parçalamayı başaramaz. Özel ve arkadaşları resmi parti örgütü dışında kurulmuş bu gönüllü yapı etrafında bir arada kalmayı ve siyaset yapmayı sürdürebilir. Yeni bir parti üzerinden de meclis seçimleri için mücadeleye devam edebilirler.
Üçüncü olarak böyle bir toplumsal hareketin içerisinden çıkacak cumhurbaşkanı adayının, diğer muhalefet partilerince de herhangi bir partiler-arası pazarlığa tabi olmadan desteklenme ihtimali çok daha yüksek olur. Zira tabandan gelen güçlü bir isim karşısında diğer partiler, kendi adaylarını çıkarmakta zorlanacaktır. Kurumsal adaylar belirleseler dahi, seçmenlerini toplumsal bir demokrasi hareketinin ortak adayının çekim alanından uzak tutmakta başarısız olacaklardır.
Dolayısıyla muhalefeti toplumsal tabanda kurma, sine-i millete dönmek yerine milletin sinesinden bir demokrasi hareketi türetme ve adayını bu harekete emanet etme fikrini yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin siyasi seçkinleri önemli kararların arifesindeler. Eğer yola böylesi bir ezber bozucu hamle ile devam ederlerse, hem iktidarın eline geçmiş görünen inisiyatifi geri kazanma hem de Erdoğan’ı yeniden siyaset yapmaya zorlama şansı ellerinde. Başkanlık sisteminin tüm yetkileri tek bir makamda toplayan ve o makamın seçiminde siyasi partilere rol biçmeyen doğası da bu alternatif muhalefet tarzının tesisi için bir şans. Bu şansı değerlendirmek ve Türkiye’de siyasetin koordinatlarını yeniden belirlemek artık onların elinde.




























Yorum Yazın