Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çeyrek yüzyıla varan iktidar döneminde, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze taşınan sorunlara yönelik geleneksel politikalardan farklı yeni yaklaşımlar “süreç” kavramıyla tanımlandı.
Alevi açılımı, Kürt açılımı, dış politika açılımı gibi pek çok örnekte bu kavrama pozitif anlamlar yüklendi. Kürt sorununda “Milli Birlik ve Bütünleşme Süreci”, “Oslo Süreci”, “Habur Süreci” ve “Çözüm Süreci” gibi farklı aşamalar yaşandı.
Bu süreçlerin tamamında, sorunun çözümü ve Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi beklentisi toplumda karşılık buldu. Ancak hiçbirinde sorunu kalıcı biçimde çözecek ve toplumsal dönüşümü sağlayacak ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Bazı süreçler ise sorunun kronikleşmesine yol açtı; taraflar ve toplumsal kesimler arasında güvensizlik yarattı.
Öncekilerden birçok açıdan farklı olan ve 18. ayını geride bırakan PKK’nın feshi ve silahsızlandırılması sürecinin, son iki aydır durduğu ya da kriz yaşadığı yönünde toplumda yaygın bir kanaat oluşmuş durumda.
İktidar çevrelerinde dile getirilen “oyalanmaya ve oyalamaya gerek yok” ifadeleri de bu algıyı güçlendiriyor.
PKK’nın silahsızlandırılması ve feshi için Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 2026’da açıkladığı rapor sonrasında dikkatler iki noktaya yoğunlaştı:
İlki, raporun 6. ve 7. maddelerinde yer alan ve sürecin ilerlemesi için gerekli yasal düzenlemelerin Meclis tarafından yapılması gerekliliği.
İkincisi ise sürecin güvenlik bürokrasisi, özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Güvenlik Kurulu tarafından silah bırakmanın tespiti, teyidi ve ilanı boyutu.
Raporun yayımlanmasının üzerinden iki ay geçti. İktidar çevreleri, gerekli yasal düzenlemeler için Ramazan Bayramı sonrasını işaret etmişti. Ancak bayram sonrasında Devlet Bahçeli’nin “oyalanmamak ve oyalamak gerek” açıklaması, sürecin hızlandırılması gerektiği yönünde bir uyarı olarak yorumlandı. Buna rağmen somut bir adım atılmadı.
DEM Partisi yetkililerinin benzer uyarıları ve Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin talepleri, son dönemde iktidar çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Bu durum köşe yazılarına ve televizyon tartışmalarına da yansıdı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Batman’da yaptığı açıklamada DEM Parti’ye “Devlete rol biçmek yerine ‘Biz ne yapmalıyız?’ sorusunu sormalılar” çağrısında bulundu. Böylece taraflar arasındaki tartışmanın dozu arttı.
Gelinen noktada “oyalayan kim, oyalanan kim?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Sürecin planlandığı gibi ilerlemediği ve ciddi belirsizlikler içerdiği daha görünür hâle geldi.
Yeni sorular gündemde:
İktidar neden gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmiyor?
PKK’nın feshi ve silah bırakma sürecinde verilen sözlerin yerine getirilmesinde sorun mu var?
İktidar kanadında hâkim görüş, yasal düzenlemelerin ancak silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasının tespit edilmesinden sonra yapılması gerektiği yönünde. Hatta bazı çevreler, mevcut yasaların yeterli olduğunu savunuyor.
Ancak süreç mimarisindeki boşluklar, belirsizlikler ve anlaşmazlıklar ciddi zaman kaybına yol açma ve sürecin sürdürülebilirliğini zorlaştırma krizi potansiyeli ne sahip.
Seçim Gölgesinde Sürecin Geleceği
Önümüzdeki üç ay içinde Meclis’in gerekli yasal düzenlemeleri yapacak bir çalışma planı oluşturması kritik önem taşıyor. Aksi hâlde süreç, sonbahardan itibaren seçim atmosferinin baskısı altına girecek ve daha da zorlaşacaktır.
Seçim takvimi ne olursa olsun, siyasi partiler sonbahardan itibaren seçim stratejileri doğrultusunda hareket edecektir. Bu da sürecin kaçınılmaz biçimde seçim gündeminin bir parçası hâline gelmesine yol açacaktır.
Bu nedenle, Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu siyasi kriz ortamında silahsızlandırma ve fesih sürecinin zamanlaması özellikle DEM Parti açısından daha kritik hâle gelmektedir.
Süreç ile rejim değişikliği tartışmaları arasında sıkışma riski yüksektir. Bu sürecin seçim aracı hâline getirilmesi de kuvvetle muhtemeldir.
Bu bağlamda, belirsizlikleri gidermek için öncelikli olarak Meclis’in gerekli iki temel yasal düzenlemeyi hızla hayata geçirmesi gerekmektedir.
Uluslararası deneyimler de göstermektedir ki silah bırakanların topluma entegrasyonunun yasal güvence altına alınması ile silahsızlanma sürecinin paralel yürütülmesi gerekir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler çatısı altında geliştirilen DDR (Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon) modeline uygun bütüncül bir çerçeve yasa hazırlanmalıdır.
Ayrıca Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi ve İmralı–MİT–Cumhurbaşkanlığı hattında yürütülen sürecin yasal zemine kavuşturulması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
Bu adımlar, silah bırakma ve PKK’nin feshi sürecin meşruiyetini güçlendirecek; kurallarını, kurumlarını ve işleyişini netleştirecektir. Belirsizlikleri, bilinmezliklerini gerekli ve yeterli ölçüde giderecek ve boşlukları dolduracaktır.
Aksi takdirde bugün dile getirilen “oyalanmaya ve oyalamak gerek yok” söylemi, yarın “kim kimi neden aldattı?” tartışmasına dönüşebilir ve bu durum yeni toplumsal kırılmalar yaratabilir ve kutuplaşmayı derinleştirebilir.




























Yorum Yazın