Atilla Yeşilada’nın “CHP’nin ekonomi programı var mı?” içerikli Youtube yayınının sonunda herkesin 23 Nisan Bayramı’nı kutlaması ile yayını kapatması oldukça manidar olmuş.
23 Nisan Bayramının tam açılımı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çocuk tarafı bir yana 23 Nisan; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının kutlandığı gün. Yani; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun tescil edildiği gün.
Yeşilada’ya başta haklı olarak CHP olmak üzere pek çok yerden gelen tepkiler ekonomi konusunda CHP’ye karşı AKP/Erdoğan’ın tercih edileceğine dair 1’e 99’luk bir bahis yapmasından kaynaklanıyordu.
Ancak Yeşilada’nın konuyu nasıl açtığına baktığınızda meselenin ekonomi olmadığı gayet politik bir konudan buralara gelindiği anlaşılmakta.
Moderator konumdaki muhatabı Semih Sakallı Yeşilada’ya CHP’nin olası butlan süreci ekonomiye yansır mı diye soruyor ve buna dair alınan cevaplar ilerleyerek nihayetinde AKP’nin ekonomik bilgisi/politikası CHP’yi döverek geliyor.
Türk Halkının demokrasiye sahip çıkma reflekslerinden yoksun olduğu ve olası bir butlan kararını da hazmedeceği ve bu durumun da ekonomiyi etkilemeyeceğini ifade ediyor. En sonda bitirirken de sade 23 Nisan kutluyor. Bayramın tam adını söylemeyerek isabetli davranmış diyebiliriz.
Konu bir siyasi partinin iradesinin hukuk aracılığıyla dönüştürülmesinden nasıl ekonomiye geliyor onu da izah edelim. Seçimde AKP’ye alternatif parti kazansa yani CHP kazansa yukarıda belirtilen 99’a 1 orandaki çoğunluk ekonomist (ekonomiden anlayanlar diye altını çiziyor) biliyormuş ki CHP’de ekonomi politikası yok. Ekonomi AKP’de daha sağlam. O yüzden AKP tercih ediliyor.
Hemen ardından da CHP’de neden ekonomi politikası yok onu tarif ediyor. Çünkü “CHP seçmeni” buna yol açıyor. Çünkü parti tabanı Yeşilada’nın ifadesiyle; “serbest piyasayla uyuşmayan sosyalizm veya sosyal milliyetçilik içinde Türkiye ve Dünya gerçekliğini göz önüne almadan ekonomi politikası yapmaya çalışıyor”
Sosyal Milliyetçiliğin anlamını bilmiyorum, birazcık Nasyonal Sosyalizm’e de benziyor ama tam o da değil. “Social Nationalism” olarak İngilizceye oradan da tekrar “Toplumsal Ulusalcılık” olarak Türkçe’ye çevirdim. Yine anlamadım. Sanırım beyin sürçmesi. Olabilir.
Ama benim takıldığım konu bu değil. CHP’nin tabanı serbest piyasaya karşı ya; bu durumda AKP’nin uygulamalarının da birebir serbest piyasaya, dünya ve Türkiye gerçekliğine uygun anti sosyalist olması gerekiyor. Oran tereddüde mahal vermeyecek kadar yüksek: 1’e 99 .
Serbest piyasa deyince bir yutkundum. Adam Smith’den David Ricardo’ya oradan Frederic Hayek’e bazı yüzleri gözümün önünden geçirdim.
Sonra başka yüzleri tasavvur ettim.
En çok krediyi ben veriyorum diyen Ziraat Bankası Genel Müdürünü, Vakıfbank Yönetim Kurulu Üyelerini mesela eski güreş şampiyonumuzu düşündüm. Kamu Bankalarının Türkiye ekonomisinde kapsadıkları yeri aklıma getirdim. Ali Babacan’ın tam 2007’de kaldırmaya söz verip kaldırmadığı hala süren Kamu Haznedarlığı tebliğini ve sonu gelmeyen yine Babacan icadı Makro İhtiyati Tedbir yasaklarını zihnimde sıraya koydum.
Sayın Yeşilada bildiğimiz serbest piyasadan söz ederken el konulan şirketlerden, kayyum atanan mal varlıklarından falan söz ediyor olamazdı. Bunlar pek de serbest piyasa örneğine benzemiyordu çünkü.
Türkiye’de Bankacılık sektöründe kredilerde Kamunun payının 23 yılda %17’den 36’ya yükselmesi de önemli bir serbest piyasacı ve anti sosyalist uygulama olmasa gerekti.
Programın adı “Mesele Ekonomi” gibi görünse de Ekonomiyi gerçekten mesele edildiğine dair pek de emare yoktu. Çünkü CHP ile AKP arasındaki fark serbest piyasadan yana olma konusunda ikincisinin ağır bastığından dem vursa da Türkiye ekonomisinin yönetim tarzında buna dair pek de emare yoktu.
Dünyada kredileri yasaklayarak ve bu yasaklamaya Makro İhtiyati Tedbir markası vurarak ekonomi yöneten başka bir ülke olmamasını da dünya gerçeklerinden kopma olarak tanımlayamayacaksak gerçekten meselemiz ekonomi falan da değildir. Başka bir şeydir.
Ekonominin Leo Marshall’den başlayarak Politikadan koparak “Economics’e” yani Ekonomi Bilimine dönüşmesi yani matematiksel bir kimlik kazanması üzerine çok söz söylenebilir. Ben “Lipsey Steiner”ın kutsal yeşil kitabının 10. baskısı’ndan Ekonomi öğrendim bizden az büyükler ve muhtemelen Yeşilada da Samuelson’un 30. baskısından. Ama bunlar bize Ekonominin aslında Politik Ekonomi olduğu gerçeğini unutturmamalı.
KÖİ’lerden, şehirlerin siluetini dönüştüren İnşaat rantına, önce imtiyazlandırılıp sonra müsadere edilen cemaat şirketlerine , gönlünce para kazanıp semirdikten sonra ümüğüne basılan envai çeşit ödeme sistemi şirketlerine, yurtdışından gelen 30 dolarlık mala hallenen ve turistik seyahatleri kendisine dert edinen oda başkanına, vatandaşın ödediği 100 lira faize 30 lira da kendi vergisini eklemekten çekinmeyen maliyesine kadar bu sisteme serbest diyen bir ekonomik aklın serbestiyetten anladığı tek şey olabilir o da politik olarak yenilgisine aşık olmak. Stockholm Sendromu diye de biliyoruz.
Yeşilada’nın “serbest piyasa” diye pazarladığı şey, kamu bankaları üzerinden kredi yönlendiren, makro ihtiyati tedbirlerle piyasayı boğan, kayyum ve müsadereyle mülkiyet hakkını ezen bir sistemden başkası değil. 1’e 99’luk bahis yaptığı o “ekonomistlerin tercihi”, serbest piyasadan değil, rantı ustaca yöneten bir devletçi düzenden yana. 23 Nisan’ı “Ulusal Egemenlik” kısmını atlayıp bayram diye kapatmak da tesadüf değil. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu gerçeğinin unutulduğu anda, ekonominin de, hukukun da, geleceğin de ipini çoktan teslim etmiş olursunuz.
Mesele ekonomi değil yeğenim.
Mesele, bu ülkede hâlâ gerçek bir serbest piyasa, gerçek bir mülkiyet güveni ve gerçek bir millet iradesi isteyip istemediğindir.
Gerisi, “serbest gezen piyasa” ambalajıyla sunulan rant düzenidir.




























Yorum Yazın