Donald Trump’ın Grönland’ı “satın alma” fikrini ilk kez 2019’da açıkça dile getirmesi, küresel kamuoyunda alaycı bir şaşkınlıkla karşılandı. Medya bu çıkışı Trump’ın emlak geçmişine, kaba üslubuna ve kişisel tuhaflıklarına bağladı. Oysa mesele Trump’ın karakterinden çok daha derin, çok daha yapısaldır. Grönland tartışması, ABD dış politikasının yüz yılı aşkın süredir taşıdığı jeopolitik aklın, artık diplomatik süslerden arındırılarak çıplak biçimde ortaya konmasından ibarettir. Trump burada bir “yaratıcı” değil, bir ifşacı figürdür.
Bu durumu anlamak için, Grönland’ı ne bir ada ne de bir emlak nesnesi olarak görmek yeterlidir. Grönland, ABD’nin küresel güç olarak kendini yeniden üretme çabasının, büyük güç rekabetinin ve jeopolitiğin geri dönüşünün kuzeydeki düğüm noktasıdır. Gabriel Kolko’nun Amerikan dış politikasına dair temel tezini hatırlarsak: ABD’nin hamleleri çoğu zaman savunma değil, mevcut üstünlüğü koruma ve yapısal hâkimiyeti sürdürme refleksidir. Grönland meselesi bu refleksin güncel bir tezahürüdür.
Grönland’ın Önemi Nereden Geliyor?
Grönland’ın jeopolitik değeri üç temel kaynaktan beslenir: coğrafya, askerî konum ve kaynaklar.
Birincisi, coğrafyadır. Grönland, Arktik Okyanusu’nun merkezinde, Kuzey Amerika ile Avrupa arasında doğal bir köprü konumundadır. İklim krizinin hızlandırdığı buz erimeleriyle birlikte, Arktik artık donmuş ve erişilemez bir alan olmaktan çıkmaktadır. Kuzey Deniz Rotası ve Kuzeybatı Geçidi gibi güzergâhlar, Asya–Avrupa ticaretini Süveyş ve Panama’ya kıyasla ciddi biçimde kısaltmaktadır. Deniz hâkimiyeti, sıcak denizlerden yüksek enlemlere kaymaktadır. Grönland bu yeni ticaret coğrafyasının tam kalbinde yer alır.
İkincisi, askerî konumdur. Soğuk Savaş’tan bu yana ABD’nin Grönland’daki Thule Hava Üssü (bugünkü adıyla Pituffik), balistik füze erken uyarı sistemlerinin ve uzay gözetiminin en kritik noktalarından biridir. Rusya’dan Kuzey Amerika’ya en kısa füze hattı bu bölgeden geçer. NATO’nun kuzey savunma zinciri, Grönland olmadan düşünülemez. Trump döneminde bu üs modernize edilmiş, Arktik ABD savunma stratejisinin merkezine yerleştirilmiştir. Yani Grönland meselesi sembolik değil, doğrudan operasyoneldir.
Üçüncüsü ise kaynaklardır. Grönland, nadir toprak elementleri bakımından dünyanın en zengin rezervlerinden bazılarına sahiptir. Bu elementler savunma sanayiinden yeşil enerjiye, yüksek teknolojiden uzay endüstrisine kadar her alanda kritiktir. Bugün bu alanda küresel tekel büyük ölçüde Çin’in elindedir. ABD açısından Grönland, Çin’e olan stratejik bağımlılığı kırabilecek nadir alanlardan biridir.
Trump’ın Grönland’a Olan İlgisi ABD Açısından Yeni mi?
Hayır. Trump’ın çıkışı, ABD tarihinde ne ilktir ne de istisnadır. Aksine, uzun bir sürekliliğin gün yüzüne çıkmış halidir.
1867’de ABD, Alaska’yı Rusya’dan satın aldığında, dönemin dış politika aklı bu hamleyi “kuzeyin kapısını açmak” olarak görüyordu. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı William Seward, Grönland’ın da stratejik olarak ABD’nin doğal etki alanında olduğunu savunuyordu. 1917’de ABD, Danimarka’dan Virgin Adaları’nı satın aldı; 1946’da ise Truman yönetimi, Grönland’ı satın almak için Danimarka’ya resmî bir teklif sundu. Bu teklif reddedildi, ancak ABD adadaki askerî varlığını NATO ve ikili anlaşmalar yoluyla fiilen sürdürdü.
Dolayısıyla Trump’ın farkı, hedefin kendisi değil; hedefi ifade etme biçimidir. Önceki yönetimler aynı stratejik aklı daha örtük, daha “kurumsal” bir dille yürütürken, Trump bunu doğrudan mülkiyet diliyle dile getirmiştir. Bu da ABD dış politikasının genellikle gizlenen emperyal mantığını görünür kılmıştır.
Büyük Güç Rekabeti ve Arktik’in Dönüşümü
Trump’ın Grönland çıkışı, ABD’nin son on yılda resmî doktrin haline getirdiği “Büyük Güç Rekabeti” anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, küresel üstünlüğünü sorgulanmaz varsaymıştı. Ancak Çin’in yükselişi ve Rusya’nın askerî yeniden konumlanması, bu varsayımı çökertti.
Rusya bugün Arktik’i açıkça bir ulusal güvenlik alanı olarak tanımlamakta, eski Sovyet üslerini yeniden faaliyete geçirmekte ve Kuzey Deniz Rotası üzerinde denetim kurmaya çalışmaktadır. Çin ise kendisini “yakın Arktik devleti” ilan ederek altyapı, maden ve bilimsel projeler üzerinden bölgeye sızmaktadır. ABD açısından Grönland, bu iki rakibi aynı anda dengeleyebilecek nadir bir kaldıraçtır.
Burada tekrar Kolko’ya atıfta bulunarak söyleyecek olursak, ABD dış politikası çoğu zaman “tehditlere yanıt” değil, mevcut hiyerarşinin çözülmesini engelleme çabasıdır. Grönland da tam bu noktada anlam kazanır: ABD, Arktik’teki boşluğu doldurmazsa, bu boşluk rakipler tarafından doldurulacaktır.
Trump ve Amerikan İmparatorluk Geleneği
Trump’ın Grönland söylemi, ABD’nin 20. yüzyılda geliştirdiği dolaylı hâkimiyet biçimlerinden bir geri dönüş gibi algılandı. Gerçekten de ABD uzun süredir doğrudan toprak ilhakı yerine, üsler, ittifaklar, bağımlılık ilişkileri ve güvenlik mimarileri üzerinden güç kuruyordu. Trump ise bu sofistike mekanizmaları küçümseyerek, 19. yüzyılın açık emperyal dilini yeniden dolaşıma soktu.
Ancak bu bir sapma değil, bir üslup farkıdır. Amerikan liberal düzeni her zaman askeri ve ekonomik güçle iç içe olmuştur. Trump’ın yaptığı şey, bu gerçeği gizlemek yerine yüksek sesle söylemektir.
Nihai olarak şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Grönland meselesi, Trump’ın kişisel heveslerinden çok daha fazlasını anlatır. Bu ada, ABD’nin çok kutuplu dünyaya geçişte yaşadığı kaygıların, jeopolitiğin geri dönüşünün ve küresel düzenin kuzeye kaymasının somutlaştığı bir aynadır.
Trump burada bir mimar değil, perdeyi aralayan aktördür. Grönland’ın neden önemli olduğu sorusu, aslında şu soruya çıkar: ABD, küresel üstünlüğünü hangi coğrafyada ve hangi araçlarla sürdürebilecektir? Bugün bu sorunun cevaplarından biri, buzların altında ve kuzeyin sessizliğinde yatmaktadır.






























Yorum Yazın