İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır.
Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır.
DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur. Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir.
İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur.
Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir.
Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları” Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.
Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.
Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.
İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir.
Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.
Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir.



































Yorum Yazın