Her hafta kentten, mekandan, tasarımdan bahsediyoruz. Kamusal alanları, sokakları, meydanları, yeşili ve kenti iyileştirmenin yollarını arıyoruz. Daha yaşanabilir, daha estetik, daha dengeli şehirlerin peşinden gidiyoruz.
Ama bu hafta, biraz yönümüzü içeri çevirelim istiyorum.
Çünkü ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun bir kent, onu deneyimleyen insanın ruh haliyle anlam kazanıyor. Bir meydanın ferahlığı, bir sokağın davetjarlığı ya da bir parkın huzuru; aslında o an orada bulunan insanın iç dünyasıyla birleştiğinde gerçek karşılığını buluyor.
Bugün sokakta yürürken fark ediyor musunuz? İnsanlar daha gergin, sabırsız ve tahammülsüz.
Trafikte, markette, sırada… En küçük bir temas ya da bir gecikme bile orantısız bir öfkeye dönüşebiliyor. Sanki herkes görünmeyen bir yük taşıyor. Ve o yük, her an bir kıvılcımla dışarı çıkmaya hazır bekliyor.
Peki biz neyi bu kadar içimizde biriktiriyoruz?
Cevap çok net: farkında olmadan, her gün zihnimizi olumsuzlukla besliyoruz. Günün büyük bir kısmında maruz kaldığımız içeriklere baktığımızda, çoğunlukla krizler, felaketler, çatışmalar ve endişe verici haberler görüyoruz. Üstelik sadece görmekle kalmıyor, onları durmadan kaydırarak tüketiyoruz.
Son yıllarda hayatımıza giren bir kavram var: doomscrolling. Yani sürekli kötü haberleri, olumsuz gelişmeleri, krizleri takip etme ve bundan kopamama hali.
Bir noktadan sonra bu sadece “haber almak” olmuyor. Zihin, kendini sürekli bir tehdit altında hissediyor. Ve bu durum, fark etmeden sinir sistemimizi sürekli tetikte tutuyor.
Bunun sonucu ne oluyor?
Tahammül azalıyor. Kaygı artıyor. Sabır eşiği düşüyor. Ve en önemlisi, insanlar birbirine daha sert davranmaya başlıyor.
Yani aslında mesele sadece bireysel bir alışkanlık değil; yavaş yavaş toplumsal bir ruh haline dönüşüyor. Bugün kentte hissettiğimiz gerginliğin, sokaktaki huzursuzluğun, trafikteki agresyonun arka planında biraz da bu birikmiş zihinsel yük var.
Peki ne yapabiliriz?
Belki de çözüm düşündüğümüz kadar zor değil. Her haberi bilmek zorunda değiliz. Her gelişmeye maruz kalmak zorunda değiliz. Zihnimizi neyle beslediğimizi seçme hakkımız var.
Bazen en sağlıklı şey, bilgiye değil dengeye yatırım yapmak. Kendimize küçük boşluklar açmak. Sessiz kalabildiğimiz, zihnimizi dinlendirebildiğimiz anlar yaratmak.
Kentleri iyileştirmek sadece daha fazla yeşil alan, daha iyi tasarım ya da doğru planlama ile mümkün değil. Aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve regüle olmuş bireylerle mümkün.
Öyleyse bu hafta biraz daha az kaydırıp biraz daha derin nefes almak iyi bir başlangıç olabilir. Ne dersiniz?


































Yorum Yazın