Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.
Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.
Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış, lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.
Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum. Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?
Bu çelişkiyi anlayabilmek için bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.
Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin neredeyse 9 yıldır hapiste olan Kavala ilgili bu AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.
Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.
Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.
Ayrıca Bozbayındır bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.
Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.
Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?
Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci) kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.
Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal alandı. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal alan”ı oluşturan şey buydu.
Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.
Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:
Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?
Bu soruya cevap vermek kolay değil.
Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.
Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı. Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.
Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)
Gözleri körelten nedir?
Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.
Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar. Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.
Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.
Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.



































Yorum Yazın