Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Özerk Yönetim arasında bir süredir gergin seyreden ilişkiler, açık çatışmaya dönüştü. HTŞ’nin kontrolündeki Şam güçlerinin, SDG’nin denetiminde bulunan bölgelere yönelik saldırıları başladı.
Dokuz aydır süren müzakerelerin ardından çatışmaların yeniden başlaması, genel olarak Özerk Yönetim’in 10 Mart ve 1 Nisan’da imzalanan anlaşmalara uymadığı iddiasına indirgeniyor. Ancak bu açıklama, yaşanan krizin kapsamını ve derinliğini izah etmekten uzak.
Gerçek şu ki, Türkiye’deki yeni çözüm sürecinin en kritik kırılma anlarından biri yaşandı. Sürecin nasıl bir seyir izleyeceğinin hayati önemde olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikirdir. Buna rağmen tartışmayı dar bir ihlal–uyum çerçevesine sıkıştırmak, krizi giderecek çözüm yollarını bulmayı zorlaştıran veya istemeyen bir yaklaşımdır.
ABD’nin Yeni Hesabı: SDG’den Şam’a
Şam ile Özerk Yönetim arasındaki krizin çözümünde özel role sahip aktörlerden biri olan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’in şu açıklaması tabloyu büyük ölçüde berraklaştırmaktadır:
“SDG’nin IŞİD’e karşı mücadelede üstlendiği görevin süresi bitmiştir. Bu görev artık Şam’ındır.”
HTŞ yönetiminin Şam’da iktidar olmasıyla birlikte, Suriye’nin yaklaşık üçte birinin PYD kontrolünde kalmasını mümkün kılan iki temel unsurda köklü değişim yaşandı. Bunlardan ilki IŞİD ile mücadele başlığıdır. ABD, PYD’ye ve Kürtlere açık biçimde “artık size ihtiyacımız kalmadı” demektedir. İkincisi ise İsrail–Suriye ilişkileridir. Bu alanda yaşanan gelişmeler, Şam ile Özerk Yönetim arasındaki krizin en kritik mihenk taşlarından birini oluşturmaktadır.
İsrail–Suriye temasları ve bölgesel denge
5 Ocak 2026’da, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani (Asaad al-Shibani) ve Genel İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hussein al-Salameh ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter ve üst düzey güvenlik danışmanları, ABD’nin arabuluculuğunda Paris’te bir araya geldi. Hiç kuşku yok ki bu temas, ABD’nin bölge politikasında yeni bir dönemin önemli bir parçasıdır.
Taraflar kesin bir barış anlaşmasına imza atmadı. Ancak İsrail–Suriye ilişkilerinin, ABD dış politikası ekseninde belirli bir sonuca bağlandığını söylemek mümkündür. Bu gelişme, bölgede İran’ın Şii eksenine karşı Sünni bir ekseni tahkim etme girişimi olarak da algılandı.
Aslında bu sürecin bir öncesi de vardı. 19 Ağustos 2025’te, yine Paris’te, Suriye Dışişleri Bakanı Asaad al-Shibani ile İsrailli bir heyet, bölgedeki gerilimi azaltma ve 1974 Ateşkes Anlaşması’nı canlandırma gibi başlıkları ele almak üzere bir araya geldi. Bu görüşme de ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleşti. Yeni Suriye’de HTŞ yönetimi ile İsrail arasında yapılan ilk diplomatik temas buydu ve uzun süre kamuoyundan gizlendi.
Bu temasların ana gündemlerinden biri, Yeni Suriye’nin bölgedeki konumu ve buna bağlı olarak Kürtlerin geleceği ve ilişkileriydi. ABD kendi rotasında ilerledikçe, Türkiye’nin Özerk Yönetim ve Kürtlere karşı manevra alanı belirgin biçimde genişledi.
Bu tablonun arkasındaki temel dinamiğin, ABD’nin dış politika ihtiyaçları ve tercihleri olduğu açıktır. Bu tercihlerin bölge gerçekliğiyle ne ölçüde uyumlu olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.
Bütün bunlar olurken Kürtleri İsrail ile işbirliği yapmakla suçlayan iktidar partisi, bu konuda ve Suriye- İsrail işbirliğine sessiz kalması dikkat çekici.
Ancak bu verili durum, Ankara açısından ülkede ve Suriye’de Kürtlere karşı elde edildiği düşünülen “başarının”, sürdürülebilir ve kalıcı bir sonuca ulaşıldığını göstermiyor. Her şeyden önce, Suriye’nin geleceğine ve yeni düzenin nasıl şekilleneceğine dair bütünsel bir politika henüz ortaya konmuş değil.
Güç dengelerinde yaşanan ciddi kayma —SDG içindeki bazı Arap aşiretlerinin Şam güçlerine katılması— önemli bir faktör. Ancak yakın tarihte dört ülkedeki Kürtler arasında gelişen güçlü duygudaşlık ve dayanışma da hafife alınamayacak bir başka gerçekliktir.
Bu koşullarda Türkiye’de yeni çözüm sürecinin nasıl ilerletileceğine odaklanmak zorunludur. Ancak Suriye’de bambaşka bir yerde durarak, farklı çıkarların peşinde koşarak ve daha da önemlisi çatışarak, Türkiye’de yeni bir sürecin sürdürülmesi mümkün değildir.
Ankara’nın başarı yanılgısı
Türkiye’deki yeni süreç, kaçınılmaz olarak Suriye’deki gelişmelerin ağır baskısı altında şekillenecek gibi görünüyor. Ankara’nın Suriye’de istediklerinin büyük bölümünü ABD’den almış olması, ne Türkiye’de işlerin yolunda gittiğini gösterir ne de Suriye’deki gelişmelerin aynı kolaylıkla Türkiye’ye taşınabileceğini.
PKK’nin silah bırakması ve kendini feshetmesi, sürecin radikal ama görece kolay adımıdır; ancak çatışma çözümünün kendisi değildir. Ankara’nın Suriye’deki “çözüm” anlayışı, silahlı çatışmanın hukuk ve siyaset zeminine taşınmasını zorlaştırmaktadır.
İktidar çevrelerinde, ABD planı çerçevesinde ve dolaylı bir İsrail işbirliğiyle elde edildiği düşünülen başarının cazibesine kapılan söylemler, Türkiye’nin yarını açısından ciddi riskler barındırmaktadır.
ABD’nin gözünü İran’a diktiği bir dönemde, Ankara’nın Trump yönetimiyle uyumlu biçimde yürütebileceği bölge politikasının da nesnel sınırları vardır.
Suriye’de kiminle, nasıl bir ortaklık kurulacağı belirsizdir. Ülkenin yakın vadede istikrara kavuşacağı söylenemez; ancak en azından bir ateşkesin uygulanabilir hale gelmesi mümkündür. Sorunların çözümü, geçici bir süreliğine “buzdolabına kaldırılabilir”.
Bu koşullarda Türkiye’de yeni çözüm sürecinin nasıl ilerletileceğine odaklanmak zorunludur. Ancak Suriye’de bambaşka bir yerde durarak, farklı çıkarların peşinde koşarak ve daha da önemlisi çatışarak, Türkiye’de yeni bir sürecin sürdürülmesi mümkün değildir.
İktidar, ilk günden bu yana söylediklerinden çok farklı bir yerde durmuyor. Suriye’de yaşananlar, Kürt siyasi hareketinin endişe ve kuşkularını belirgin biçimde artırdı. Suriye’deki ateş, Türkiye’de nabızları yükseltti ve bu durum görmezden gelinemeyecek ölçüde ciddi bir hasar yarattı. Bu hasarı önce fark etmek, ardından onarmak gerekiyor.
Türkiye’ye özgü yeni sürece yeni bir rota çizebilmek için, tarafların ve tüm siyasal ve toplumsal aktörlerin yaşananların dürüst bir muhasebesini yapması; geleceği kazanmak ve toplumsal ilişkileri yeniden dizayn etmek artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.




























Yorum Yazın