Türk vatandaşlarının pek de yolunu düşürmediği ama Türkiye’ye hiç de uzak olmayan Semadirek adasında tanışmıştım Simoun şarkısıyla.
Thanasis Papakonstantinou’nun tuhaf sözlerle dolu şarkısı ilk dinlediğiniz anda itibaren zihne kazınır. Yunanistan’da bir tür kült haline gelmiş şarkının metaforları çölden, Hades’ten, çölün zehirli rüzgârı Simoun’dan bahseder. Müziğin ritmi sözlerin anlamını derinleştirir. Herkesin kendince yorumlayacağı kadar ezoterik ama bir o kadar da sarihtir. Arınmanın, başlamanın, bitmenin, döngünün, inisiasyonun şarkısıdır bir yönden de.
En eski arkadaşım olan Selim’in X’te yaptığı hatırlatma ile MUBİ ambargomu keserek karşısına geçtiğim Sırat’ı izlemeden önce zihnime Simoun düşmüştü. Selim’in kısa tasvirindeki göndermelerin yeri zihnimde şarkıya eşlenmişti.
2 saate yaklaşan bir süre boyunca hem bir döngü hem bir çıkış içeren filmin karşısından kalktığımda filmle şarkı birbirine daha da dolandı.
Galiçyalı yönetmen Oliver Laxe’ın Pedro Almodovar’ın da katkı verdiği işinde kızını arayan baba rolündeki Pedro Lopez dışında hiç kimse profesyonel oyuncu değil. Laxe’ın filme dair röportajı ise filmin hikayesini anlama konusunda yardımcı. Bu nedenle bu röportajı da meraklısı için çevirip blogda paylaştım (https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/roportaj-oliver-laxe-sirat-uzerine.html).
Nietsche ve Mevlana’nın kesişim kümesinin dans edebilmek olduğunu bilmek dansın bu denli felsefi ve tasavvufi bir şey olduğunu algılamak bugüne kısmetmiş. Filme adını veren Sırat’ın benzerleri başka dinlerde de var gibi görünse de İslam’ın öz malı Sırat Köprüsü. Kamu Özel İşbirliği köprüleri gibi mülkiyeti belirsiz değil. Kıldan da ince kılıçtan da keskince.
Filmin hikayesini anlatmak ufak da olsa spoiler vermek bu filmi izlememiş herkese haksızlık olacak. Sırattan geçiş kişiye özgüdür ve kimse diğerinin yolunu çizemez ve onu yönlendiremez. O yüzden Sırat’ı da kimseden etkilenmeden izlemek doğru olacaktır.
Yönetmenin röportajına dönmek ise sanırım spoiler yerine geçmez. Buradaki detay yani oyuncuların amatör oluşu yanında filmin görselliği ve müziğine dair hayli yüklü bilgiler var.
Art House bir Mad Max mi izliyoruz zannına düşebilirsiniz diye uyarıyor mülakatı yapan Jordan Cronk. Yönetmenin; Fransa’da doğan bu Galiçyalı’nın Akdeniz’in karşı kıyısına yani Fas’a yerleşmesi, İslam inanışına ve Kuran’a olan yakınlığı ise hikâyenin katmanlarını çoğaltıyor. Hatta bir başka çöl hikayesine bir bilim kurguya yolculuk söz konusu oluyor. Frank Herbert’in ikonik Dune romanı da çölü zeminde tutan ve pek çok İslami referansa sahip felsefi okumalara açık bir çerçeveydi.
Yönetmenin Bresson’dan Tarkovski’den ve Kiorastami’den sırasıyla Akıl Kalp ve Ruhu aldığını; görsellikte aralarında Easy Rider’ın da bulunduğu filmlerden esinlendiği ve ölümle başa çıkma üzerine bir anlatı peşinde olduğunu anlıyoruz.
Kiorastami’nin Kirazın Tadı filmindeki türden bir ölümle başa çıkabilme hikayesi izliyoruz demek spoiler olmasa gerek.
Selim; filme dair Cehennemin düzenine karşı Sırat’ın düzensizliği diyerek giriş yapmıştı. Cennetin ve Cehennemin düzenine karşı Sırat’ın o tekinsizliği, kıldan da ince kılıçtan da keskin olması bu filmin köşegenlerinden biri kuşkusuz.
Nazım’ın dediği bizim olan cennet ve cehennemin yani insanlığın bu dünyadaki halinin ise Sıratla ilişkisi konusunda kuşku duymak için çok az neden var.
Aile içi ilişkiler, toplumsal karşı kültürler, varsıllık yoksulluk çelişkileri, etnik siyasi kavgalar, çoğaltmanın mümkün ama çok da gerekmediği Sırat geçişleri.
Ve tabii ki sahne. Coğrafya, doğa, çöller, dağlar, rüzgarlar, sıcak, soğuk güneş gece nehirler. Bütün bunlar ise insanın 2 ayağı üzerinde doğrulduğu o ilk andan bu yana geçmekten usanmadığı Sıratlar. Bitimsiz belirsizlikler. Hem mücadele ettiği hem muhtaç olduğu büyük resim.
Ve işte tam burada, Simoun'un çöldeki vaftiziyle Sırat'ın kıldan ince köprüsü birbirine dolanıyor: Zehirli rüzgâr ego'yu silip süpürürken, rave'in transı bir anlık kurtuluş vaat ediyor; ama her adımda, her bass vuruşunda, her kum tanesinde aynı soru yankılanıyor; bu geçiş kurtuluş mu, yoksa sonsuz bir düşüş mü? Belki de asıl arınma, bitirmekte değil, bitimsizce yürümekte gizli. Çöl susuyor, rüzgâr devam ediyor; biz ise hâlâ, o büyük resmin içinde, hem korku hem umutla dans ediyoruz. Selim'in dediği gibi: Cehennemin düzenine karşı Sırat'ın düzensizliği... Ve bu düzensizlikte, belki de tek gerçek özgürlük yatıyor.




























Yorum Yazın