“Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.”
Edip Cansever
Jim Jarmusch’un son filmi Father Mother Sister Brother (Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş) aileyi, yani benim çenemin en düşük olduğu konuyu, odağına alıyor. Yeni yıl yazılarına bile bir yolunu bulup aileyi dağıtmayı iliştiren biri olarak bu kez ters köşe yapıp o kurumu teğet geçmeye niyetliyim. En azından deneyeceğim. Daha çok, birbirimizi duymadığımız, hatta duymaya da pek niyet etmediğimiz, bu çağın içinden söz üretmeye çalışacağım.
Son yıllarda aynı masada oturup başka yerde olduğumuz günlerden geçiyoruz. Cümlelerin kurulduğu, birinin bir şey anlattığı ve diğerinin cevap verdiği ama aslında kimsenin kimseye değmediği masalar… Sesin olduğu ama temasın olmadığı masalar. Bazen de tam tersinin olduğu masalar: sesler birbirine değer, diyaloglar tenis topu gibi havada gidip gelir. “Evet,” dersiniz, “şimdi oldu.” Kendinizi o anın içinde hissedersiniz. Sonra bir rüzgâr çıkar, top uçar gider. Geriye, o tanıdık şey kalır: gürültülü bir sessizlik.
Jim Jarmusch sineması yıllardır tam olarak bu hissin etrafında dolaşıyor. Onun karakterleri hiçbir zaman dramatik kopuşların insanları olmadı. Daha çok, hayatın biraz kıyısında kalmış, ritmi bir yerden kaçırmış insanlar. Ne tam dışarıdalar ne de gerçekten içeride. Bir şekilde varlar ama o varoluş hep yarım. Onun sinemasında hikâyeden çok hâl vardır. Bir yere varılmaz, bir şey çözülmez. İnsanlar konuşur ama o konuşmanın içinde bir eksiklik kalır. O eksiklik de filmin asıl malzemesidir zaten. Bu yüzden Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş, ilk bakışta çok basit görünen bir yerden başlasa da, aile, aslında en zor sorulardan birine giriyor: Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz?
Film üç parçalı bir yapı kuruyor ama bu parçalar bir bütün oluşturmuyor. Daha çok birbirine değmeden geçen hayatlar gibi. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki kardeş. Aynı hikâyenin içindeler ama aynı duygunun içinde değiller.
Zaman da öyle işliyor zaten. Herkesin zamanı başka. Birinin geçmişi hâlâ çok canlı, diğerinin bugünü bile bulanık. Bir yerde çay çoktan soğumuş, başka bir yerde çocukluk hâlâ buzdolabında saklanıyor. Ortak bir an yok. Belki de film tam olarak bunu söylüyor: birlikte yaşamak, aynı zamanı paylaşmak anlamına gelmiyor. Bu da aile fikrini ilginç bir yere çekiyor. Çünkü alıştığımız anlatılarda aile ya bir sığınaktır ya da bir çatışma alanı. Burada ikisi de değil. Ne büyük kavgalar var ne de büyük sarılmalar. Daha zor bir şey var: mesafe. Ve bu mesafe bağırarak değil, sessizlikle kuruluyor.
Filmde en çok dikkat çeken şeylerden biri de bu: insanlar birbirine kötü davranmıyor, ama iyi de davranmıyor. Her şey nötr gibi. Ama o nötrlüğün içinde bir ağırlık var. Sanki herkes bir şey söylemesi gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bilmiyor. Jarmusch’un ustalığı da burada zaten. Büyük sahneler kurmuyor; küçük anları uzatıyor. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir odada tek başına duran bir insan… Bunları öyle bir yerleştiriyor ki, bir süre sonra film dediğimiz şey tam olarak bunlardan ibaret oluyor.
Oyunculuklar da bu minimal yapıyı çok iyi taşıyor. Adam Driver yine içten içe kaynayan ama bunu dışarı vermeyen bir karakter çiziyor. Charlotte Rampling neredeyse donmuş bir zarafetle duruyor; sanki zaman ona uğramamış gibi. Cate Blanchett ve Vicky Krieps sahnesindeki o tuhaf yapaylık ise filmi kırmıyor, aksine derinleştiriyor. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde o sert yüzeyi bir anlığına yumuşatıyor. Çok değil, ama yeterince.
.jpeg)
Film boyunca tekrar eden küçük şeyler var: anlamsız gibi görünen sorular, yarım kalan diyaloglar, gündelik detaylar. Ama mesele zaten bu “anlamsızlık” hissi. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor. Büyük açıklamalar yok. Net cevaplar yok. Sadece olup biten şeyler ve birbirini duymayan insanlar var, buna rağmen masadan kalkmayan...
Ve film bir noktada kulağına eğilip iki ayrı şey fısıldıyor gibi:
Her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.
Ama o duyulmadığın masadan neden kalkmıyorsun?
Belki de bu yüzden film izlerken değil, bittikten sonra yerleşiyor. Çünkü sana bir sonuç vermiyor. Bir duygu ve bir soru bırakıyor. Adını koyamadığın bir şey.
Başa dönersek, o masa.
Belki de en zor şey, aynı yerde oturup gerçekten orada olabilmek. Sadece fiziksel olarak değil; zihnen de duygusal olarak da… Jarmusch’un filmi bunu yapamayan insanların hikâyesi değil aslında. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu kabul eden insanların hikâyesi. Ve o yüzden filmle aranda tuhaf bir yakınlık kuruluyor çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun: Sorun onların ailesinde değil.
(Buraya gelmeyeceğim demiştim ama…)
Sorun, zorunlu masalara oturtan “aile” dediğimiz şeyin kendisinde.
Ve belki de en rahatsız edici olan şu; insan en çok, kalkamadığı masada duyulmuyor.






























Yorum Yazın