Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?
Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.
Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.
Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.
Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.
Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.
Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?
Bir garip hal…
Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.
Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.
Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.
Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.
Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.
İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.
Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.
Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.
Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.
Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.
Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.
Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.
Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.
Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.
Sonuç mu? Sonuç yok.
Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.
Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.
Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.
Okuyan bilir.






























Yorum Yazın