Davos’ta Mark Carney’yi dinlerken aklımdaki soru şuydu: Bu bir teknokrat uyarısı mıydı, yoksa liderliğe açılan bilinçli bir alan mı? Çünkü Carney’nin söyledikleri yalnızca ekonomiyle ilgili değildi. Daha derin bir şey söylüyordu: mevcut uluslararası düzen artık kendini otomatik olarak koruyamıyor.
Uluslararası ilişkiler literatüründe orta güçler genellikle “dengeleyici” aktörler olarak tanımlanır. Kuralları koymazlar ama kuralları işler kılarlar. Çok taraflılığı savunurlar, norm üretirler, krizleri yumuşatırlar. Kanada bu tanımın en klasik örneklerinden biridir.
Ancak bugün bu rol ciddi bir sınamayla karşı karşıya.
Carney’nin Davos’ta işaret ettiği kırılma noktası netti: Küresel ekonomi siyasetten ayrışmıyor, tam tersine ona gömülüyor. Güvenlik artık askerî kapasiteyle sınırlı değil; finansal sistemler, enerji geçişi, tedarik zincirleri ve teknoloji stratejik caydırıcılık araçlarına dönüşmüş durumda.
Bu noktada kendime şu soruyu sordum:
Eğer caydırıcılık bu kadar geniş bir alana yayılmışsa, liderlik nerede başlar?
Kanada gibi orta güçlerin avantajı tam da burada yatıyor. Sert güçle tehdit edemezler ama kurumsal düzenin meşruiyetini savunabilirler. Sorun şu ki, bu meşruiyet savunulmadığında kendi kendine ayakta kalmıyor.
Uluslararası hukuk bunun en kırılgan örneği. Hukuk, arkasında siyasi irade olmadığında bir norm değil, bir temennidir. Bugün bazı devletlerin sınırları, egemenliği ve kuralları açıkça test etmesi tesadüf değil. Test edilen şey sadece karşı taraf değil; kolektif tepkinin gelip gelmeyeceği.
Tarih bu konuda rahatsız edici derecede nettir. 1930’larda sorun Nazi Almanyası’nın niyetlerinin bilinmemesi değildi. Sorun, bu niyetlere karşı uluslararası hukukun ve kolektif güvenliğin savunulmamış olmasıydı. “Appeasement” yani taviz veren yaklaşım, hukuku değil istikrarı korumaya çalıştı; sonuç ise tam tersiydi.
Bugün birebir aynı koşullarda değiliz. Ama benzer bir eşikteyiz: Kurallar ihlal edildiğinde bunun “istisna” mı yoksa “emsal” mi sayılacağına karar verilen bir eşik.
Burada Carney’nin cesareti önem kazanıyor. Çünkü teknokratların genelde yapmadığı bir şeyi yaptı: düzenin kırılganlığını açıkça dile getirdi. Bu, orta güçler için bir liderlik çağrısı olabilir mi? Evet—ama ancak söz eyleme dönüşürse.
Kanada’nın karşı karşıya olduğu soru şu değil: Büyük güç olabilir mi?
Asıl soru şu: Uluslararası hukukun savunulmadığı bir dünyada tarafsız kalmak mümkün mü?
Eğer bu soruya net bir yanıt verilemezse, tehdit tek bir ülkenin adıyla sınırlı kalmaz. Tarih bize şunu gösteriyor: Hukuk savunulmazsa, güç boşluğu doldurur. Ve o boşluk hiçbir zaman masum kalmaz.




























Yorum Yazın