Nuri el-Maliki, 2003 sonrası Irak siyasal düzeninin en tartışmalı figürlerinden biridir. İki dönem süren başbakanlığı boyunca ülkenin devlet inşası sürecini derinden etkilemiş bir aktör olarak öne çıkmıştır. 2006–2014 yılları arasındaki iktidar pratiği, Irak’ta mezhepsel güvensizliğin kurumsallaşması, merkezileştirmeye çalıştığı devlet aygıtının şahsileşmesi ve demokratik mekanizmaların fiilen işlevsizleşmesiyle sonuçlanmıştır.
Ocak 2026 itibarıyla adının yeniden başbakanlık için gündeme gelmesi, yalnızca bireysel bir siyasi geri dönüş arayışı değil, aynı zamanda 2003 sonrası Irak siyasal sisteminin yapısal krizinin sürdüğünü gösteren sembolik bir gelişme olarak okunmalıdır. ABD’de, Körfez ülkelerinde ve Türkiye’de sıklıkla “İran’ın adamı/vekili” şeklinde özetlenen Maliki portresi, gerçekte daha karmaşık, çelişkili ve trajik bir iktidar deneyimine işaret etmektedir.
Washington’un Maliki Karşıtlığı ve Ekonomik Giyotin Tehdidi
Maliki’nin 24 Ocak 2026’da Şii Koordinasyon Çerçevesi tarafından yeniden aday gösterilmesi, ABD–Irak ilişkilerinde sert bir kırılma yaratmıştır. ABD Başkanı Donald Trump’ın 27 Ocak’ta yaptığı ve Maliki’nin seçilmesi halinde Irak’a yönelik tüm yardımların kesileceğini ilan eden açıklaması, sembolik bir uyarının ötesinde, Irak ekonomisinin temel dayanaklarını hedef alan açık bir baskı mekanizması ve ekonomik giyotin niteliğinde bir tehdittir.
Washington’daki bu tavır, kişisel bir siyasi refleks değil; Maliki dönemine dair Amerikan kurumsal hafızasının bir ürünüdür. ABD’li güvenlik ve dış politika çevreleri, Maliki’nin geçmişteki yönetim pratiğinin ABD’nin El-Kaide’ye karşı kazandığı en büyük stratejik zafer olan "Sahva" (Irak’ın Evlatları) projesini nasıl sistematik olarak sabote ettiğini ve ülkeyi IŞİD’in kucağına iten şartları bizzat inşa ettiğini ileri sürmektedir.
Bu karşıtlığın en kritik boyutu, Irak’ın dolar rezervlerine erişimini mümkün kılan finansal altyapının hedef alınmasıdır. Irak Merkez Bankası’nın Federal Reserve sistemi üzerinden yürüttüğü işlemlerin kısıtlanması ihtimali, petrol gelirlerine aşırı bağımlı bir ekonomi için kısa sürede tam bir mali çöküş anlamına gelmektedir. Washington’un Maliki’ye yönelik vetosu, bu yönüyle Irak siyasetinin sınırlarını aşan, doğrudan devletin sürdürülebilirliğini tehdit eden bir baskı aracına dönüşmektedir.
Türkiye’nin “Maliki Çıkmazı”: İktidar Yanlısı Çevrelerdeki Algının Perde Arkası
Türkiye’den Maliki’nin adaylığına dair resmi ve açık bir tutum henüz açıklanmamış olsa da, iktidar yanlısı medya ve yorum çevrelerinde belirgin menfi tavır dikkat çekmektedir. Maliki’nin geçmişteki başbakanlığı döneminde Türkiye-Irak ilişkileri ciddi gerilimler yaşamış, buna karşılık şu anki başbakan Muhammed Şiya Sudani döneminde ilişkiler daha kurumsal ve pragmatik bir çerçevede yeniden inşa edilmiştir. Bu nedenle Ankara’nın mevcut hattı koruma isteği anlaşılabilir bir tutumdur.
Türkiye’de iktidar yanlısı çevrelerde Maliki’nin “İran’ın adamı/vekili” olarak sunulması, analitik bir tespitten çok, Ankara’nın 2009–2014 dönemindeki Irak politikasındaki başarısızlıklarını gerekçelendirmeye yarayan işlevsel bir mite dayanır. Bu anlatı, Suriye iç savaşıyla güçlenen mezhepçi sadeleştirme refleksinin Irak’a mekanik biçimde taşınmasının ürünüdür. Şii aktörleri otomatik olarak İran’ın uzantısı sayan bu yaklaşım, Irak’taki Şii siyasetin parçalı yapısını, iç rekabetlerini ve milliyetçi damarını uzun süre göz ardı etmiştir; Maliki’nin Iraklı Şii milliyetçiliğine dayanan otonom hamleleri ve Tahran’la yaşadığı ciddi güven krizleri de bu nedenle görünmez kılınmıştır.
Maliki’yi “İran kuklası” olarak etiketlemek, Türk hükümetinin politika hatalarını kişiselleştirerek aklama işlevi görmüş; Bağdat’la kopan ilişkilerin Erbil hattıyla telafi edilmesi de bu söylemle savunulmuştur. Oysa Maliki’yi gerçekten kavramak, yüzeysel etiketlerin ötesine geçip biyografisindeki kırılma anlarına ve İran’la yaşadığı travmatik geçmişe bakmayı gerektirir. Maliki’yi anlamak, kolaycı şemalarla değil, Irak’taki karmaşık devlet inşa sürecinin sancılarını ciddiyetle ele almakla mümkündür.
Maliki Gerçekten “İran’ın Adamı” mı?
Nuri el-Maliki’nin siyasi DNA’sı, İran’ın Velayet-i Fakih (Fakihin Velayeti) modeline biat eden bir "vekil" profilinden temelden farklılıklar arz eder. Seküler Arap milliyetçisi bir aile geçmişinden gelmektedir. Ancak Maliki, Arap milliyetçiliğinin yenilgiler ardından ivme kaybetmesinin neticesinde İslami siyasi oluşumlara yöneltmiştir. Mensubu olduğu Dava Partisi, ideolojik olarak Kum merkezli İran modelini değil, Necef ulemasının gelenekleriyle harmanlanmış, Irak’ın çok-mezhepli yapısına uygun bir "Iraklı Şii milliyetçiliğini" savunmaktadır.
Maliki’nin İran ile olan ilişkisindeki çoğu zaman göz ardı edilen unsur, 1979’da Saddam rejiminden kaçarak başladığı sürgün yıllarında İran’daki rejimle hayal kırıklığıyla neticelenen tecrübeleridir. Maliki, İran’daki Ahvaz yakınlarında bulunan Dava Partisi’ne ait bir askeri eğitim kampında görev yaparken Tahran’ın partiyi tamamen kontrol altına alma girişimlerine şahit olmuştur. İran yönetimi, Dava Partisi’ni bölerek kendisine daha sadık olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi yapıları öne çıkarmış ve Dava’nın elindeki askeri kampı zorla bu yeni oluşumlara devretmiştir.
Bu tarihî travma, Maliki’yi, müdahaleci ve kontrolcü bir güç olan İran’a karşı ihtiyatlı olmaya itmiştir. Maliki için İran, ideolojik bir "kıble" veya kutsal bir merkez değil; aksine, iç rakiplerine (özellikle Sadr grubuna) ve ABD’ye karşı konjonktürel olarak kullanılan pragmatik bir "araç"tır. Necef Havzası’nın otonom yapısına inanan bir figür olarak Maliki, Kum’un siyasi tahakkümüne karşı mesafelidir. Onun için Şiilik, İran’a teslimiyet değil, Irak’ta Şii çoğunluğun devlet aygıtı üzerinden egemenliğini tesis etme aracıdır. Bu otonom duruş, iktidar yıllarında Washington ve Tahran arasındaki denge siyasetinin temel motoru olmuştur.
İki Güç Arasında Hayatta Kalma Dansı
Maliki’nin başbakanlığı, güvenlik alanında ABD’ye, siyasal denge açısından ise İran’a yaslanan riskli bir strateji üzerine kurulmuştur. ABD’nin askeri ve istihbari desteği olmaksızın Irak’taki direniş ve El-Kaide ile mücadele etmesi mümkün olmayan Maliki, buna rağmen Washington’un gevşek federalizm ve aşırı yerel özerklik projelerine karşı merkeziyetçi bir direnç göstermiştir. Bu tavır, onu ABD açısından “zor ama bağımsız” bir ortak haline getirmiştir.
2008’de Basra’da Mehdi Ordusu’na karşı başlatılan “Şövalyelerin Hücumu” operasyonu, Maliki’nin İran’a mutlak bir bağlılık içinde olmadığının en somut ifadelerinden biridir. Bu operasyon, Tahran’ın itirazlarına rağmen yürütülmüş ve Maliki’nin devlet otoritesini her şeyin üzerinde tutan refleksini ortaya koymuştur.
2011’de ABD askerlerinin çekilmesinden sonra İran’la ilişkilerin derinleşmesi ideolojik bir yöneliş değildir. Güvenlik boşluğunun dayattığı jeopolitik bir zorunluluk olarak şekillenmiştir. Güvenlik şemsiyesi zayıflayan ve komşusundaki iç savaşın kendisine sıçramasından endişelenen bir lider olarak Maliki, boşluğu doldurabilecek tek aktör olan Tahran ile pragmatik iş birliğini derinleştirmiştir. Ancak bu iş birliği tam bir teslimiyete dönüşmemiştir. Onun siyaseti, bir "itaat siyaseti" değil, "dengeyi mümkün olduğu kadar sürdürme" ve Irak merkezli otonomiyi koruma çabasıdır. Ne var ki, dış politikadaki bu pragmatik hayatta kalma dansı, iç politikada kurumları felç eden ve gücü kişiselleştiren sert bir otokrasiye zemin hazırlamıştır.
Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi, Irak’ta istikrarı güçlendirmekten ziyade mevcut krizleri derinleştirme riski taşır. ABD ile gerilimin artması halinde uygulanabilecek mali ve petrol gelirlerine erişim kısıtlamaları, devletin iflası, maaş ödemelerinde aksama ve yaygın yoksulluk gibi ağır ekonomik sonuçlar doğurabilir
Yönetim Pratiğinin Özü: Demokratik Kurumların Felci ve Otokratik Dönüşüm
Maliki’nin yönetim pratiği, Irak’ın 2003 sonrası inşa edilen kırılgan demokratik kurumlarını şahsında merkezileştiren bir "çoğunlukçu tahakküm" modelidir. Maliki, Başbakanlık Ofisi’ni devlet gücünün mutlak odağına dönüştürülürken, anayasal boşluklardan yararlanılarak kabine ve parlamentoyu fiilen işlevsizleştirmiştir. Savunma, içişleri ve ulusal güvenlik gibi kritik bakanlıkların uzun süre vekâleten elde tutulması, güvenlik aygıtının tamamının tek elde toplanmasına ve kurumsal denge-denetim mekanizmalarının çökmesine yol açmış ve bir "kurumsal diktatörlük" inşa edilmiştir.
Maliki döneminde siyasi rekabet, sürekli bir “Baasçı tehdit” söylemiyle bastırılmış ve yargı muhalifleri tasfiye eden bir araca dönüştürülmüştür. Sünnî liderler Tarık el-Haşimi ve Rafi el-İsavi’ye yönelik davalar bu sürecin görünen yüzüdür. Otoriter yönelim, mezhepsel sınırları da aşarak, bağımsız ve liyakatli teknokratları da hedefe almıştır. Dönemin Merkez Bankası Başkanı Sinan el-Şebibi’nin, yolsuzluklara direnmesi ve biat etmemesi nedeniyle düzmece davalarla tasfiye edilmesi, saldırının anti-kurumsal karakterini net biçimde gösterir.
Ekonomik alanda da bir yağma yaşanmıştır. Sekiz yıllık iktidar boyunca 500 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında kamu kaynağının kaybolduğu tahmin edilir. WikiLeaks belgeleri ve uluslararası raporlarla doğrulanan gizli hapishaneler ve sistematik işkenceler, rejimin otokratik özünü açığa çıkarmıştır. Bu baskı ve dışlanma ortamı, özellikle Sünni toplumda derin bir mülksüzleşme hissine sebep olmuş; 2014’te Musul’un neredeyse dirençsiz biçimde düşmesine zemin hazırlayan sosyopolitik tablo böylece ortaya çıkmıştır.
Kürtlerin Pragmatik Dönüşü: Barzani Neden Maliki’ye Destek Veriyor?
Mesud Barzani ve KDP’nin, geçmişte bütçe kesintileri ve petrol krizleri nedeniyle kanlı bıçaklı olduğu Maliki’ye 2026 konjonktüründe sunduğu destek, Irak siyasetinin üzerinde yürüdüğü acımasız realpolitik zemini göstermektedir. Bu destek elbette bir güven ilişkisinden kaynaklanmamaktadır. Erbil’in Bağdat’taki nüfuzunu koruma ve bölgesel tehditleri yönetme arzusuna dayanan bir "al-ver" pazarlığıdır. KDP, bu ittifak karşılığında Dışişleri Bakanı Fuat Hüseyin’i Cumhurbaşkanlığı makamına taşımayı ve bu koltuğu 2003’ten beri elinde tutan rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) merkezi hükümetteki etkisini kırmayı hedeflemektedir.
Bunun yanı sıra, Suriye’deki HTŞ’nin (Heyet Tahrir el-Şam) merkezi hükümeti ele geçirmiş olması ve Sünni selefi dalganın sebep olabileceği yeni "IŞİD korkusu", Erbil için Maliki’yi bu militan dalgayı kesebilecek "sert, tecrübeli ve tanıdık" bir aktör olarak yeniden kıymete bindirmiştir. Barzani için Maliki, ideolojik bir dost değil; belirsiz, zayıf ve ne yapacağı bilinmeyen bir alternatif yerine, "pazarlık edilebilir ve sınırları belli" bir otokratı tercih etme stratejisidir.
Ancak bu tehlikeli oyun, KDP’nin KYB karşısındaki kısa vadeli kazanımlarına karşılık, Irak’ın bütünlüğü ve Kürt bölgesinin geleceği üzerinde ciddi riskler barındırmaktadır. Maliki’nin olası geri dönüşü, Kürtlerin kazandığı otonomiyi geçmişte yaptığı gibi yeniden merkeziyetçi bir giyotine kurban etme potansiyelini içinde taşımaktadır.
Olası Bir Maliki Başbakanlığının Riskleri
Maliki’nin yeniden iktidara gelmesi, Irak’ta istikrarı güçlendirmekten ziyade mevcut krizleri derinleştirme riski taşır. ABD ile gerilimin artması halinde uygulanabilecek mali ve petrol gelirlerine erişim kısıtlamaları, devletin iflası, maaş ödemelerinde aksama ve yaygın yoksulluk gibi ağır ekonomik sonuçlar doğurabilir.
Siyasi düzlemde, Maliki ile uzun zamandır sorunlar yaşadığı Şii gruplar arasındaki gerilimlerin tırmanması ve özellikle de Sadr Hareketi ile olası çatışmalar, 2003 sonrası kurulan sistemin meşruiyetini zayıflatabilir. Toplumsal alanda ise Sünni dışlanmışlığının yeniden radikalleşmesi, IŞİD benzeri yapıların tekrar zemin bulmasına ve mezhepsel kutuplaşmanın tehlikeli biçimde derinleşmesine yol açabilir.
Sonuç: Karmaşık Bir Miras ve Çöken Devlet İnşası
Nuri el-Maliki, Irak’ta devleti merkezileştirme ve şiddet tekelini elde tutma hırsının yol açtığı yıkımla anılır. Bu yaklaşım, orduyu zayıflatırken Haşdi Şabi gibi devlet dışı silahlı yapıların güçlenmesine zemin hazırlamış, kurumları korumak yerine içlerini boşaltarak devleti yönetilemez hale getirmiştir. Sekiz yıllık başbakanlığı boyunca ne İran’ın sadık bir vekili ne de ABD’nin kuklası olmuştur. Aslında bugün ABD’nin Maliki’ye karşı vetosunun ana sebebi, Maliki’nin geçmişte yaptığı hatalardan ziyade onun istedikleri gibi çevirecekleri bir lider olmamasından kaynaklanmaktadır. Olası bir dönüşte aynı otoriter çizginin sürmesi, Maliki’yi Irak’ın devletleşme umudunu tüketen bir mirasın simgesi haline getirecektir.
































Yorum Yazın