Münih Güvenlik Konferansı 1963’ten bu yana düzenleniyor. Her defasında yaklaşık 400 devlet ve hükümet başkanı, bakan, üst düzey asker ve sivil bürokratın katıldığı bu toplantılarda özellikle Avrupa ve dünya politikasına yön veren konuşmalar ve tartışmalar yapılır.
Konferansa bu kez ABD ile AB ülkeleri arasındaki ilişkilerin geleceğine dair çelişkiler ve Suriye Kürtlerinin siyasi liderleri Mazlum Ebdî ve Îlham Ehme’nin Suriye delegasyonu olarak katılması damga vurdu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesinden sonra AB ülkeleri arasında çeşitli konularda ortaya çıkan çatışma, farklılaşmalar ve Gazze Barış Kurulu Kurması bunun açık habercisiydi.
2025 yılında ABD Başkan Yardımcısı Vance’in konferans konuşması bu sürecin işaretiydi. Bu yıl ise ev sahibi Almanya Başbakanı Merz’in konuşması, dünya dengelerinin değiştiğinin açık kabulü oldu.
2026’daki konferans yalnızca bir güvenlik toplantısı değil; uluslararası düzenin yönünün tartışıldığı bir platforma dönüştü. Yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağı masadaydı. Avrupa ilk kez ABD’den bağımsız savunmayı ciddi biçimde tartıştı. AB ülkeleri ile ABD arasındaki çıkar çatışması derinleşti.
Avrupa üç cepheden baskı altında
Bir yanda müttefiki olması gereken ancak uluslararası kuralları açıkça hiçe sayan Trump yönetimi, öte yanda devlet destekli üretim kapasitesiyle Avrupa sanayisini zorlayan Çin, arka planda ise Ukrayna savaşının dayattığı devasa savunma harcamaları. Avrupa’nın gelecek ve güvenlik kaygısını büyüttü.
Bu üçlü baskı, AB’nin on yıllar boyunca inşa ettiği “açıklık ve kurallara dayalı ticaret” modelinin artık işlemediği algısını güçlendiriyor.
Mevcut uluslararası sistemin sürdürülebilirliği, ABD-Avrupa stratejik uyumunun zayıflaması, Avrupa’nın “stratejik özerklik” tartışmasını fiilen başlatması ve Küresel Güney ülkelerinin ilk kez eşit aktör gibi davranması konferansı kapitalist dünyanın yeni mimarisinin konuşulduğu bir toplantıya dönüştürdü.
Bu açıdan Suriye heyetinde iki Kürt liderin yer alması Türkiye’nin Kürt politikası ve Rojava’ya karşı izlediği politika bakımından son derece önem taşıyor.
Ortadoğu dosyasının en önemli başlıklarından biri de Suriye’nin yeniden yapılanması, devlet dışı aktörlerin statüsü ve Kürtlerin konumu olunca doğal olarak Türkiye açısından da yeni bir eşik/ dönemin başlangıcı olarak adlandırmakta bir sakınca olamaz. Türkiye Kürtlerle ilişkisini bu yeni duruma göre dizayn etmek ve tanımlamak durumunda. Bir dönem kapanacak ama yeninin ne olduğu belirsizliğini büyük ölçüde korkuyor.
2026’daki Münih Güvenlik Konferansı Türkiye için sıradan bir dış politika toplantısı değil; iç siyaseti ve özellikle Kürt meselesini doğrudan etkileyecek jeopolitik çerçevenin değiştiğini ilan eden bir eşiktir.
Konferansın ana fikri şuydu: Bölgesel sorunlar artık askeri yöntemlerle değil, statü ve entegrasyon düzenlemeleriyle çözülecek.
Türkiye’nin Kaçamayacağı Mesele
Bu yaklaşım Türkiye’yi üç başlıkta doğrudan etkiliyor: Suriye: “Güvenlik tehdidi” paradigması sona eriyor. Türkiye uzun yıllardır Suriye politikasını sınır güvenliği ve terör tehdidi üzerine kurdu. Ancak konuşulan yeni model: merkezi devlet + bölgesel yönetimler + uluslararası garanti.
Kuzey ve Doğu Suriye’nin tamamen tasfiyesinin artık gerçekçi olmadığı değerlendirmesi öne çıktı. Bu nedenle Ankara’nın “ya biz ya onlar” güvenlik yaklaşımı yerini birlikte yaşama formülü arayışına bırakıyor. Bu durum Türkiye’deki Kürt meselesini dış politika konusu olmaktan çıkarıp yeniden esas olarak iç siyasi sorun hâline getiriyor.
Bu nedenle yeni çözüm süreci iç politik tercihten çok jeopolitik zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Yeni dönemde Türkiye’den beklenen rol bölgesel denge kurucu ve siyasi çözüm üretici olmaktır.
Bu rolü oynayabilmesi için Ankara’nın kronik iç çatışma başlığını kapatması gerekiyor. Bu nedenle Kürt meselesi artık yalnızca demokratikleşme değil, dış politika kapasitesi meselesidir.
21. yüzyılda Avrupa güvenliği Ortadoğu’dan bağımsız düşünülmüyor. Bu yüzden Türkiye; göç kapısı, NATO kanadı ve enerji hattı olmaktan çıkıp istikrar üreten ülke olmak zorunda. Bunun ön şartı ise iç barışın sağlanmasıdır.
Son yıllarda geri plana itilen insan hakları ve hukuk eleştirilerinin yerini “istikrar ortaklığı” söyleminin alması muhtemel görünüyor.
Kürt meselesi artık bölgesel entegrasyon meselesidir. Çatışmayı yönetme dönemi bitti, yeni düzeni kurma dönemi başladı. Bu da Türkiye’deki süreci doğrudan etkiliyor; çünkü çözüm modeli sınırın iki tarafını karşılıklı olarak belirliyor.
Bu nedenle Türkiye’deki barış ve silahsızlanma tartışmaları siyasi tercih değil, yeni uluslararası sistemle uyum süreci olarak ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en azından çatışmayı durdurması, süreci meşrulaştırması, çatışmasızlık zeminini güçlendirmesi ve resmi ateşkes yerine fiili ateşkes ile kontrollü gerilim politikaları uygulaması gerekiyor.
Kritik eşik silahlı yapının siyasal yapıya dönüşmesidir. Türkiye bu pencereyi değerlendirebilecek irade ve kapasiteyi gösterebilecek mi? Tartışma budur.
Erdoğan’ın Trump ile aynı hatta yürüyerek yeni dünyada yer edinmeye çalıştığı görülüyor. Türkiye yeni düzende tarafını belirliyor; değer temelli değil güç temelli bir ortaklık arayışında. ‘Trump doktrini’ diye bileceğimiz siyaset ve yönetim tarzını içerde ve dışarda taklit ediyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da yakın zamanda bir televizyon programındaki konuşmasında Türkiye’nin adeta mayınlı arazide yürüdüğünü ve bölgesel politikalarının büyük ölçüde ABD hattıyla paralel ilerlediğini ifade etti.
AB-ABD arasındaki gerilimde izlenen bu politika, Türkiye’yi bölgesel olarak zorlayacak ve iç siyasette daha sıkıştıracak sonuçlar doğurabilir.































Yorum Yazın