2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın ruh hali, iyimser bir restorasyon arayışından çok, kırılgan bir düzenin muhasebesini andırıyordu. Konferans raporunda kullanılan “yıkım topu siyaseti” metaforu, yalnızca belirli aktörleri değil, bir dönemin zihniyet değişimini tarif ediyor: Kurallara dayalı düzenin yerini, kısa vadeli güç projeksiyonlarının aldığı bir çağ.
Ancak Münih’te dile getirilen mesajlar ile satır aralarında saklı gerçekler arasında belirgin bir mesafe var. Bu makale, hem raporun teşhislerini hem de konferans kürsüsünden yükselen söylemleri birlikte okuyarak, görünür olanla görünmeyen arasındaki boşluğa odaklanıyor.
ABD ve Düzenle Mesafesi: Bir Kişiden Fazlası
Raporun en çarpıcı yönlerinden biri, ABD’nin 1945 sonrası inşa ettiği uluslararası düzenle arasına koyduğu mesafeyi merkezine alması. Bu tespit önemli; ancak mesele yalnızca bir liderlik tarzı değil. Örneğin Donald Trumph döneminde belirginleşen ticaret savaşları, NATO’ya yönelik koşullu güvenlik söylemi ve çok taraflı kurumlardan geri çekilme eğilimi, Amerikan toplumundaki daha derin bir dönüşümün semptomu.
Bu noktada konferansta dile getirilen göç politikaları tartışması dikkat çekiciydi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Batı’nın göç karşısında ortak bir tavır geliştirmesi gerektiğini savundu. Söylem düzeyinde bu, egemenlik ve sınır güvenliği vurgusuyla uyumlu görünüyor. Ancak eleştirel bir soru sorulmalı: Orta Doğu’daki müdahaleler, yaptırım rejimleri ve ekonomik baskı politikaları nedeniyle istikrarsızlaşan coğrafyalardan yükselen göç dalgalarında Batılı aktörlerin payı nedir? Eğer güvenlik politikaları belirli bölgelerde kırılganlığı artırıyorsa, göçü yalnızca “sınır sorunu” olarak tanımlamak analitik bir eksiklik değil midir?
Avrupa: Stratejik Özerklik mi, Stratejik Tereddüt mü?
Almanya Başbakanı Friedrich Merz konuşmasında Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı. Bu, uzun süredir tartışılan “stratejik özerklik” fikrinin yeniden canlanması anlamına geliyor. Ancak Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı, savunma entegrasyonu ve siyasi birlik düzeyi düşünüldüğünde, retorik ile kapasite arasındaki makas hâlâ açık.
Avrupa güvenliğinin omurgası olan NATO çerçevesi korunurken, ABD’ye bağımlılığı azaltma hedefi dile getiriliyor. Fakat bu ikili stratejinin nasıl yönetileceği belirsiz. Avrupa savunma sanayii kapasitesi artıyor; ancak ortak komuta yapısı, hızlı karar alma mekanizmaları ve siyasi uyum hâlâ parçalı.
Daha önemlisi, Rusya’ya uygulanan yaptırımların Avrupa ekonomileri üzerindeki maliyeti konferans salonlarında yüksek sesle dile getirilmedi. Rusya’ya karşı açıklanan ek tedbir paketleri, enerji fiyatlarından sanayi üretimine kadar geniş bir yelpazede Avrupa ülkelerinde ciddi baskılar oluşturdu. Enflasyon, rekabet gücü kaybı ve sosyal hoşnutsuzluk artarken, bu maliyetin uzun vadeli sürdürülebilirliği konusunda açık bir tartışma yürütülmedi. Güvenlik dayanışması vurgusu güçlüydü; fakat ekonomik dayanıklılığın sınırları yeterince sorgulanmadı.
Küresel Güney ve Seçici Çok Taraflılık
Konferans raporu, kurallara dayalı düzenin aşındığını vurgularken, bu düzenin geçmişteki eşitsizliklerini de teslim ediyor. Ancak burada da bir çelişki var: Batı merkezli normatif çerçeve savunulurken, Küresel Güney’in temsil ve adalet talepleri ne ölçüde ciddiye alınıyor?
Dünya Ticaret Örgütü’nün zayıflaması ve ticaret hukukunun aşınması eleştiriliyor. Fakat ticaret kurallarının uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ekonomiler üzerinde yarattığı asimetriler, reform tartışmalarında ikincil planda kalıyor. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler sisteminin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndaki başarısızlığı dile getirilirken, finansman yükümlülüklerinin yerine getirilmemesindeki büyük güç sorumluluğu yeterince açık konuşulmuyor.
Bu durum, “seçici çok taraflılık” eleştirisini güçlendiriyor: Kurallar savunuluyor, ancak kuralların eşit uygulanıp uygulanmadığı sorusu askıda kalıyor.
Türkiye ve Bölgesel Gerçeklik
Konferansın Avrupa-Atlantik eksenine yoğunlaşması, Karadeniz ve Orta Doğu hattındaki dinamikleri görece arka plana itti. Oysa Türkiye, hem NATO içindeki konumu hem de savunma sanayii kapasitesiyle Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası. Karadeniz dengesi, enerji güvenliği ve tahıl koridoru gibi başlıklar, çok kutuplu düzende Ankara’nın oynayabileceği rolü gösteriyor.
Ancak Münih’te Türkiye çoğunlukla “dengeleyici aktör” olarak anıldı; kurucu bir güvenlik mimarisi ortağı olarak değil. Bu yaklaşım, Avrupa güvenlik tahayyülünün hâlâ dar bir coğrafi ve zihinsel çerçeveye sıkıştığını düşündürüyor.
Reform mu, Restorasyon mu?
Konferansın temel gerilimi burada düğümleniyor: Amaç 1945 sonrası düzeni restore etmek mi, yoksa yeni bir güç dağılımına uygun biçimde reforme etmek mi? Eğer düzen, yalnızca Batı’nın liderliğine dayalı bir yapı olarak algılanmaya devam ederse, yükselen güçlerin ve Küresel Güney’in desteğini kazanmak zorlaşacaktır.
“Yıkım topu siyaseti” metaforu, mevcut kırılmayı iyi tarif ediyor; ancak panzehirin ne olduğu konusunda netlik eksik. Daha kapsayıcı bir temsil sistemi mi? Güvenlik ile kalkınmayı eşitleyen yeni bir finansal mimari mi? Yaptırımların maliyetini daha adil paylaşan mekanizmalar mı?
Ekonomik Sıkışma ve Toplumsal Ruh Hâli
1980’lerden 2010’lara uzanan dönemde Almanya’da hâkim duygu istikrardı. Refah artışı süreklilik arz ediyor, sosyal devlet güvence sağlıyordu. Bugün ise enflasyonun %8’leri gördüğü bir dönemden geçildi; reel gelirler geriledi, enerji faturaları yükseldi.
Münih’teki Bayerischer Hof bünyesindeki restoranların personel yetersizliği nedeniyle haftanın bazı günlerinde kapalı kalması sembolik bir örnek olarak okunabilir. Aynı mekânın her yıl Münih Güvenlik Konferansı’na ev sahipliği yapması, küresel güvenlik tartışmaları ile yerel ekonomik kırılganlık arasındaki ironiyi derinleştiriyor.
Sağlık sisteminde randevu sürelerinin uzaması, eğitimde personel açığı, gastronomi ve hizmet sektöründeki işgücü krizi; bunların tümü yapısal bir yorgunluğun göstergesidir.
Göç Paradoksu ve Siyasal Kırılma
Almanya demografik olarak yaşlanıyor ve işgücü açığı büyüyor. Sağlık, bakım, gastronomi ve lojistik sektörleri büyük ölçüde göçmen emeğine dayanıyor. Bu bir tercih değil, ekonomik zorunluluk.
Ancak aynı dönemde özellikle eski Doğu eyaletlerinde Almanya için Alternatif Partisi (AfD) yükselişte. Merkez partiler – Alman Sosyaldemokrat Partisi (SPD) ve Birlik 90/ Yeşiller Partisi ( Bündnis 90/ Dei Grünen) hatta Bavyera Eyaleti’nde Hristiyan Birlik Partisi ( CSU) seçmen desteği kaybediyor.
Bu yükseliş yalnızca göç meselesi değil; “elitlerin halktan kopuşu” algısının ürünüdür. Ekonomik daralma, kimlik siyasetini besliyor. Göçmen emeğine bağımlı bir ekonomi ile göç karşıtı bir siyasal söylem arasındaki çelişki ise derinleşiyor.
Sessiz Soruların Gölgesinde
2026 Münih Güvenlik Konferansı bir alarm ziliydi; fakat aynı zamanda bir tereddüt belgesiydi. Söylem düzeyinde kararlılık, pratik düzeyde ihtiyat hâkimdi. ABD ile Avrupa arasındaki güven sorgulanıyor; ancak kopuş istenmiyor. Rusya’ya karşı sertlik sürüyor; fakat ekonomik maliyet konuşulmuyor. Göç eleştiriliyor; fakat göçün yapısal nedenleri yeterince tartışılmıyor.
Belki de Münih’in en önemli mesajı şu: Düzen yalnızca güçle değil, meşruiyetle ayakta kalır. Eğer güvenlik politikaları adalet duygusunu zedeliyor, ekonomik maliyetler toplumsal sabrı aşıyor ve reform çağrıları somut kurumsal adımlara dönüşmüyorsa, “yıkım topu” metaforu bir teşhis olmaktan çıkıp kalıcı bir gerçekliğe dönüşebilir.
Münih’ten yükselen çağrı, statükonun savunusu değil; cesur bir yeniden tasarım ihtiyacıdır. Ancak bu tasarım, yalnızca rakipleri değil, müttefiklerin kendi çelişkilerini de masaya yatırabildiği ölçüde mümkün olacaktır.


























Yorum Yazın