Modern devlet ortaya çıktığı andan bu yana yalnızca bir yönetim aygıtı değil, bireyi tanımlayan, hem bireysel hem de grup haklarını belirleyen ve söylem üzerinden nesnelliği inşaa eden bir yapı olmuştur. Ulus-devletin yükselişiyle birlikte devlet, bireylerin yalnızca hukuki statülerini değil, aynı zamanda aidiyetlerini, kültürel konumlarını ve siyasal öznelik biçimlerini de belirlemeye başlamıştır. Fakat küreselleşme, göç, bireyin kimlik arayışı, post-modern toplumun kimlik krizi gibi durumlardan ötürü modern ulus-devlet yapılanması büyük bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bunun da sebebi aslında modernizm çağını aşıp post-modern toplumun bireyleri olmamızdan kaynaklanıyor.
Bu hususta aydınlanmadan bu yana ortaya atılan siyasi teoriler birçok felsefi – siyasi ekol tarafından eleştiri yağmuruna tutulmuştur ki bu doğaldır çünkü modern ya da bir diğer deyişle klasik ideolojiler post-modern toplumun kimlik ve aidiyet krizine hukuki ve kurumsal düzlemde çözüm üretememektedir. Bugün hala birçok kişi iki farklı dominant görüş olan klasik liberalizm ve ortodoks marksizm üzerinden pratik siyaseti okumak gibi büyük bir handikapa düşüyor. Oysa bu iki dominant görüş siyaseti sadece haklar ve sınıf hegemonyası temelli okuyor. Bu da post-modern toplumun ihtiyaçlarını gidermekte yolunda çözüm üretmiyor.
Örneğin klasik liberalizmin temel gayesi egemenin rolünün sınırlanmasına dayanır ve bu hususta egemenin rolü, doğuştan gelen doğal haklarımızı korumakla tanımlanır. Locke bu hakları yaşam, özgürlük ve mülk edinme hakkı olarak üç temel kavramla belirler (Right to Life, Right to Liberty and Right to own Property). Öte yandan Mill özgürlük hakkı kavramını açar ve bunun tanımını daha da belirginleştirir. İfade, fikir ve eylem özgürlüğü ikinci doğal hakkı daha da somutlaştırır. Klasik liberal bu anlayış modern batılı anayasal devletlerin temelini oluşturur ve bir süre bu anayasal hukuki yapı yürümüştür. Ancak günümüzde bu anlayışın yetersiz kaldığı aşikar. Çünkü bu anlayış bireyi kültürel bağlamdan kopuk, soyut bir özne olarak ele alır. Farklı kimliklerden sahip yani başka bir deyişle farklı özlere (essence) kişileri birey olarak tek bir ontolojik tanıma indirger ki asıl sorun burada başlamaktadır. Çünkü farklı özlere sahip olan kişileri tek bir ontolojik tanıma indirgemek birey haklarının ötesinde grup haklarının görmezden görülmesine yol açar ki modern devleti çıkmaza sokan durumlardan bir tanesidir.
Dağıtımcı haklar ve sosyal adalet teorileri de bu duruma çözüm üretmeye çalışmıştır. Örnek vermek gerekirse John Rawls sosyal sözleşmeyi sosyal adalet ve dağıtımcı haklar üzerinden yorumlamaya çalışmıştır. Rasyonel bireyler bilinmezlik peçesi (the veil of ignorance) ardından kendi ontolojik özünü ve sosyal statüsünü bilmeden dağıtılmış haklar (distributed justice) üzerinden orijinal pozisyondan (original position) kurtulurlar. Dahası iki prensip ortaya koyar; birinci prensip rasyonel bireylerin temel hakları ile ilişkilidir ki eşit olmak zorundadır fakat buradaki temel hakların getirdiği eşitlik anlayışı sosyal bir eşitlikten ziyade politik eşitliği vurgular. Bireyler, politik düzlemde eşittir. Herkesin oy verme, seçme seçilme gibi hakları vardır. İkinci prensip ise birinci prensipin tesis edildiği andan sonra gelir ki bu prensip ekonomiktir. Hakkaniyetli olunmalıdır. Burada hakkaniyet ve adiliyeti ise toplumda en düşük refah seviyeli bireyin (the least well-off individual) haklara erişimi belirler. En dezavantajlı birey haklara adil erişebildiği sürece hakkaniyet sağlanır.
Rawls’ın sosyal adalet sistemi de bu hususta bireyin ontolojik özünü görmezden gelir. Zaten rasyonel bireyler bilinmezlik peçesi ardından haklara sahip olurlar. Fakat bu teori oldukça soyuttur ki bugünkü kimliksel aidiyet ve grup hakları gibi faktörleri dile de getirmez. Rawls, klasik liberallerin aksine pozitif özgürlüklere vurgu yapsa bile kimlik sorununa çözüm üretemez ki klasik liberal anlayış sadece negatif özgürlükler üzerinden egemenin rolünü tanımlar.
Bu hususta çokkültürcülük ve grup hakları devreye girer. Hala yaşayan bir teorisyen olan Will Kymlica, çokkültürcülüğü komünteryan olmayan bir yerden liberal olarak ele alarak yorumlar. Bireyin haklarını, doğal hakları reddetmez fakat yetersiz kaldığını belirterek grup haklarının da vurgulanması gerektiğini öne sürer. Ona göre kişiler kültürden bağımsız soyut varlıklar değildir. Klasik liberal anlayış bireyi özden bağımsız soyut varlık olarak tanımlar. Ancak özgürlük, hakka sahip olmak kültürden bağımsız değildir ve bu hususta özgürlük ve hak da farklı şeylerdir. Biliyorum çok teorik konuştum fakat bunları somut bir düzleme oturtacağım.
Bugün birçok batılı devlet modernizmin buyurduğu ulus-devlet anlayışının kültürel hakları inkar ettiği paradokstan yavaş yavaş kurtulmakta. Türkiye ve Suriye gibi devletler de farklı eşiklerden geçmekteler ve rejim değişilikleri, reformlar gerçekleşmektedir. Baas rejimi, cumhuriyetçi demokrasi anlayışı üzerinden şekillenen kemalizm modernizm ile birlikte tarihe karışmakta. Egemene karşı talep edilen iki farklı hak grubu var ki biri birey öbürü ise grup hakkı. Cumhuriyetçi demokrasi üzerine şekillenen modern devletler birey haklarını tahsis ederken grup haklarını görmezden gelirler ki bu bilinçli yapılır. Bu da gruplar ile yöneten arasında kriz çıkarır. Türkiye’nin Ermeni ve Kürt sorunu teorik olarak buradan kaynaklanır. Cumhuriyetçi anlayış bireyin haklarını tahsis ederken bireyi ontolojik olarak özden bağımsız soyut özne olarak görür. Fakat özü inkar ettiğinden grup haklarını tahsis etmez.
Türk vatandaşı bir Türk ile Türk vatandaşı bir Kürt oy verme hakkına sahiptirler (gerçi senelerdir Demokratik Kürt siyasal hareketine yöneltilen kayyum politikaları Kürtlerin veya CHP seçmenin bireysel haklarının gasp edildiğini gösteriyor). Fakat bir Türk vatandaşı bir Kürt veya Ermeni ana dilinde eğitim alamıyor ki Kymlica’nın tanımına göre etnik azınlık statüsündeler. Grup hakları özellikle görmezden gelinmekte. Özgürlük ve hak üzerine ayrım yapmıştım işte o ayrım burada karşımıza çıkıyor. Etnik azınlıklar özellikle son zamanlarda ülkemizde kültürel varlıklarını yaşatmakta özgürler ama hakka sahip değiller. Yani dillerini veya kültürlerini kamusal alanda icra edemezler. Hakkı belirleyen husus eylemin kamusal alana taşınmasıdır. Bunu Kymlica ‘’Benign Neglect’’ olarak tanımlar. Son zamanlarda kültürel azınlıkların kültürel faaliyetlerine ve eylemlerine devlet müdahalesi olmaz fakat anayasal olarak tanınıp da kamusal olanın bir parçası haline de getirilmez.
Bugün Suriye’de yeni bir yönetim kurulurken Şam yönetimi ile SDG’nin entegrasyonu bu açıdan önemlidir çünkü grup haklarının tahsisinde de ortak bir mütabakat için masaya oturulacaktır. Esad yönetiminden bu yana Kürtlere vatandaşlık statüsü bile verilmemişken Kürtler bu hususta inanılmaz yol katettiler. Sadece Suriyeli Kürtler değil, diğer etnik gruplarında bu ortak mütabakatta yer alması Suriye’deki devletin post-modern sosyolojik yapılanmanın ihtiyaçlarının giderilmesi açısından büyük önem taşır. Öte yandan ülkemizde de Terörsüz Türkiye adı ile başlatılan süreçte modern devletin yetersiz yönleri masaya yatırılıp konuşulursa senelerdir Türkiye’nin etnik azınlıklarının çözülemeyen sorunları da derman bulmuş olur.




























Yorum Yazın