Bu yazı Türkiye’de -özellikle sosyalistlerde- İran ile ilgili oluşan tasavvurun ne kadar yanlış bir tasavvur olduğunu anlatmaya yönelik. Ancak hemen uyarmalıyım ki bu bir “vur abalıya” yazısı değil. Sadece önümüzdeki durumun ne kadar bariz olduğunu göstermek istiyorum.
Sanırım şu ana kadar kimsenin, ABD ve İsrail ittifakının hedef ve amaçları konusunda bir şüphesi yoktur. Bu iki ülkenin -Soğuk Savaş’tan bu yana- emperyalist, kendi şirketleri ve sermayeleri için daha fazla lebensraum (yaşam alanı) açmaya çalışan hedefleri olduğuna kuşku duyan ya da bilmeyen varsa bence ya çok fazla indoktrine olmuştur ya da haber kaynakları yanlıştır. Üçüncü şık ise aptallıktır. Zaten, Irak ve Afganistan’daki işgal ve müdahalelerin tersine bu sefer İran müdahalesi için yalandan da olsa usturuplu herhangi bir bahane bile uydurmaya gerek duymamalarını başka türlü açıklamanın imkânı yok. Bu yüzden bu iki ülkenin seneler boyunca orta doğu bölgesinin halklarına yaşattığı zulmü ve agresif eylemlerini tekrar tekrar belirtmeye gerek yok.
Benim ilgimi çeken ise trajik bir varlık olarak İran. Trajik derken bunu günlük kullanımdaki anlamıyla ele almıyorum. Yunan tragedyalarındaki anlamıyla ele alıyorum. Bu tragedyalar, hikâye açısından çok fazla çeşitlilik ve edebi açıdan üslup farkı gösterse de onları ortak noktalarda buluşturan birtakım temalar ve öğeler var. İntikam, kader, anne ve babanın iktidarı özellikle babanın iktidarı ve intikamın tragedya kahramanı tarafından gerçekleştirilmesinin onun bile öngöremeyeceği sonuçları olması.
Agamemnon, Truva’yı yerle yeksan edip ele geçirmeyi başarır. Ama karısı Clytemnestra onu öldürecektir. Çünkü Clytemnestra’nın eylemi tanrıların, Agamemnon’un Truva üzerindeki “başarısının” aslında zulümden ve korkunç bir Yunan günahı olan hubris’ten(kibir) başka bir şey olmadığını ona gösteren bir semboldür. Aischylus’un Persleri ise Salamis savaşı (M.Ö. 480) sonrasında Perslerin Yunanlarla yaptığı savaşta, politik kibrinin ne aşamaya vardığını göstermesi açısından ilgi çekicidir. Belki herkesin daha da fazla bileceği başka bir tragedya olan Oedipus Rex yani Oedipus tragedyası ise, bir ülkenin liderinin basiretsizlik ve hesapsız ve fütursuz davranışlarının o ülkeye ne gibi zararlar vereceği üzerine bir derstir.
Daha fazlası da örnek verilebilir. Plautus’tan, Seutonius’tan. Ancak meselenin anlaşılması açısından bu örnekler yeter; bu örnekleri somut olarak İran meselesine uygulayalım.
İran İslam Devrimi herkesin bildiği üzere 1979 yılında şah rejiminin devrilmesiyle gerçekleşti. Bu cümlenin içerisindeki tarih anlatısının ne kadar sorunlu olduğu görülecektir. Sanki mollalar gökten zeplinle indi, sanki bir anda her şey 1979 yılında oluştu. Elbette hayır. Bugünkü İran’ı oluşturan koşulların izini Şah İsmail’e kadar sürebiliriz. Şah İsmail, Osmanlıya karşı Türk Şii ve Alevi grupları örgütlemesiyle bilinmesine karşılık bir süre sonra bugünkü anlamıyla bildiğimiz 12 İmam Şiiliğinin Ortodoks yapısını tarihe kazandıran bir figürdür. Hatta, Şah İsmail’in Anadolu Alevilerinin inançlarını rahatça yorumlamaları karşısındaki rahatsızlığını nasıl gösterdiğini Ayfer Karakaya-Stump’ın Vefailik, Bektaşilik, Kızılbaşlık: Alevi Kaynaklarını, Tarihini ve Tarihyazımını Yeniden Düşünmek başlıklı mükemmel çalışmasından okuyabilirsiniz.
Keza velayet-i fakih, masum imam gibi Şiiliğe ait kavram ve doktrinler de 1979 devrimiyle birlikte gelmedi. Bu gibi kavramların yüzlerce yıl önce Şah İsmail -ve hatta ondan da önce- yavaş yavaş gelişen ve önceleri kesinlikle Sünni-Şii ayrımı içerisinde bulunmayan -ki böyle bir ayrım yoktu zaten- tasavvuf ekolleri üzerinden geliştiğini de biliyoruz. Bunlar da Ferhad Defteri’nin Şiiliğin Tarihi kitabında çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla İran İslam rejimi bir anda oluşmadı. Ama 1979’daki devrim yepyeni bir şey getirmişti: İsrail’e karşı duyulan münaferet ideolojisi. Bu adeta İran’ın tüm iliklerine karşı işlemiş bir ideolojiydi. Bir süre sonra Ahmedinejad’da bulabileceğimiz Holokost inkarına kadar varacak bir münaferetti bu. Bu münaferetin elbette haklı sebepleri vardı: İsrail’in bir haydut devlet olması, ABD eliyle orta doğudaki ajandaları gerçekleştirmesi, İsrail’in bir işgalci olması. Filistin topraklarını haksız bir şekilde ele geçirmesi.
Ancak sanıyorum ki bir süre sonra bu haklı sebepler, İran’ı başka bir şeye çevirdi; bir antiteze. Şimdi, antitez olmakla ilgili en büyük sorun şudur: Antitez olduğu anda o nesne artık bir öz ifade etmez, kendi özünü barındırmaz. Bir anlam ve argüman içerir elbette. Ancak sadece antitez olarak kalamaz, bir sonuca da varması gerekir. Böyle olduğu sürece de sadece ve sadece tezin karşılığı olarak vardır. Eğer tez olmasa onun varlığından da bahsedilemez.
İran, belki de genetik belki de jeolojik olarak bünyesinde binlerce yıldır bulunan Zerdüştlük sonrasında ortaya çıkan Ahuramazda inancının doktrinini, siyasi bir doktrine çevirdi; içinde bulunan “güney yarımküre” direniş ekseni ve bunun karşısında ABD ve İsrail. Ahuramazda ve Angra Mainyu. İyilik ve kötülük düalizmi. İran ve bu ülkeler her zaman direnmekte ve iyidirler, İsrail ve ABD ise her zaman kötüdürler.
Şimdi, ben bu konuda bir rölativizm yapmayacağım; yani İsrail ve ABD’nin gerçekten “kötü” olduğunu herhangi bir rölatif moraliteye bağlayıp, onların da “iyilikleri var” gibi bir bahaneye sığınmanın da bir gerekçesini göremiyorum. Ancak İran’ın dini ideolojisinin ciddi bir şekilde bu düalizme kilitlenmesi sonrasında nasıl donuklaşıp kaskatı hale geldiğini anlamaya çalışıyorum.
1979’tan hemen 10 sene sonra İran’ın belki de bu düalizme sıkı sıkıya tutunmasının arkasındaki temel nedenlerden biri yok edildi: Sovyetler. Çift kutuplu dünya böyle bir imgeyi tasvir ediyordu ve İran bundan mutluydu.
Ancak Sovyetlerin -büyük babanın- gidişi İran’ın yalnızlaşma sürecinin sadece başlangıcıydı. Ambargolar, diğer ülkelerle ilişkilerin giderek bozulması ve post-Sovyet Rusya’sının da onu yalnız bırakması.
Tüm bu hikâyeye girmeyeceğim, herkes ne olduğunu biliyor. Böyle bir düalizmi yaşatması gerekiyordu İran’ın. Tüm orta doğuda Haşdi Şabi gibi örgütlerle hem nüfuzunu hem de doktrinlerinin geçerliliğini artırmaya çalıştı. Haklı savaşlar verdi; IŞİD, El-Nusra gibi örgütlere karşı savaştı. Filistin halkına umut oldu. Lübnan’da Hizbullah üzerinden de İsrail’i ciddi bir şekilde sıkıştırdı. Yemen’de Zeydi Şiiliğini savunan Houthi gruplarına yardım etti.
Ancak gelinen nokta, bundan birkaç sene önce izlediğim, 2022 İran yapımı Leyla’nın Kardeşleri filminden farklı olmadı. Filmde, fakirlik ve yoksulluk içerisindeki bir ailenin yaşlı babasının, Leyla ve erkek kardeşlerinin girişeceği yeni bir iş teşebbüsünde yardım edeceği elindeki son altınları bu çocuklara vermek yerine, akrabalarının düğününe vererek, -İran’daki feodal ilişkilerin de bir sonucu- düğünde hürmet görmek istemesini anlatıyordu.
Filmin açık mesajı çok kısa sürede anlaşıldı ve filmin yönetmeni Said Rustayi İran’da altı ay hapis cezasına çarptırıldı.
İran kısa sürede, kendi çocuklarını -ambargo şartlarının da etkisiyle- besleyemeyen iktidarsız bir baba oldu. Kendi büyük babası öldü, şimdi bir baba olarak da kendi iktidarı da sona ermek üzere. İran’ın en büyük trajedisi, olmak istemediği İsrail ve ABD gibi olmak oldu. Hatta, onlar gibi bile olamadı. En azından İsrail ve ABD’nin kendi halkları görece bir huzur ve barış içinde yaşarken, İran bunu kendi halkına sunamadı. Ancak bu farkı bir kenara bıraktığınızda, İran sonsuz kötülükle yaptığı savaşta kötülüğün kendisi oldu.
Roma tarihinin meşhur figürlerinden biri olan Yaşlı Kato’yu bilirsiniz. Kato’nun senatodaki her konuşmasına muhakkak Carthago delenda est yani “Kartaca yok edilmeli” sözünü eklediği bilinmekteydi. İhtiyar Kato bu sebeple karikatür konusu bile olmuştu. Kato bu sözü o kadar çok söyledi ki, gerçekten de Kartaca Üçüncü Pön Savaşları’nda (M.Ö. 146) yıkıldı. Ancak Kato sadece söylediği için değil. Roma güçlü olduğu için.
İran da senelerce İsrail yok edilmeli dedi. Fakat gücü olmadığı halde. Leyla’nın Kardeşleri filmindeki gibi caka satmaya niyetlendiği halde. Ve eninde sonunda Nietzsche’nin dediği yere geldi; “Her kim canavarlarla savaşıyorsa bir canavara dönüşmemeye dikkat etsin. Ve eğer Uçurum’a uzun süre boyunca bakarsanız, Uçurum da size bakar.”
Elbette, Yunan tragedyalarını çok iyi bilen Nietzsche bu aforizmayı kafasından uydurmadı. Herakles, kendi ailesini öldürdü. Oedipus da. Savaşmanın basit bir şehitlik edebiyatı olmadığı anlaşılmış oldu.
Bu sebeple ülkemizdeki sosyalistlerin acınası bir anti-emperyalizm söylemi içerisinde İran’ı savunuyor olmasını gülünç buluyorum. İran hiçbir zaman anti-emperyalist olmadı, tam tersine güçsüz bir emperyalist devlet olarak kaldı ve sonunu belirleyen de kendisini böyle sanması oldu. Tıpkı hayatını savaşarak geçiren Herakles gibi. En sonunda yakalandığı cinnet, tüm ailesinin ölümüne sebep oldu.
Tarih bu trajediyi yaşayan nice uluslarla dolu. Kendini bil (Gnothi Seauton) lafı sadece insanlar için değil, uluslar ve toplumlar için de geçerli.
Umarım bu vaziyet ve şeraitin sonu İran halkı açısından kötü bitmez.





























Yorum Yazın