Bugün mimarlık yalnızca bina tasarlama meselesi değildir. Mimarlık, kentin nasıl yönetildiğini, kimin için dönüştürüldüğünü ve hangi değerler üzerinden şekillendiğini açık eden bir siyasal dildir. Kentler büyürken, yapılar yükselirken ve projeler ardı ardına ilan edilirken asıl soru çoğu zaman gözden kaçar: Bu kent kimin adına kuruluyor, hangi ihtiyaçlar merkeze alınıyor ve mimarlık bu sürecin neresinde duruyor?
Son yıllarda mimarlık söyleminde sıkça karşımıza çıkan “sürdürülebilirlik”, “yeşil dönüşüm”, “akıllı şehir” gibi kavramlar, yüzeyde ilerici bir dil kuruyor. Ancak bu kavramların içi çoğu zaman politik bağlamından koparılıyor. Sürdürülebilirlik, yalnızca enerji verimliliği ya da çevreci malzeme kullanımı olarak ele alındığında, kentin sosyolojik ve sınıfsal gerçekliği görünmez kılınıyor. Oysa sürdürülebilir bir kent, yalnızca doğayla değil, toplumla da sürdürülebilir bir ilişki kurabilen kenttir.
Türkiye’de mimarlık pratiği uzun süredir merkezi karar alma mekanizmalarının gölgesinde ilerliyor. İmar planları, büyük ölçekli projeler ve kentsel dönüşüm alanları, çoğu zaman yerel ihtiyaçlardan çok merkezi politik önceliklerle şekilleniyor. Bu durum, mimarlığı teknik bir uygulayıcıya indirgerken, kenti de yaşayan bir organizma olmaktan çıkarıp yönetilen bir nesneye dönüştürüyor. Mimarlık burada tasarlayan değil, onaylayan; sorgulayan değil, uyarlayan bir pozisyona itiliyor.
Güncel mimarlık tartışmalarında sıkça vurgulanan “katılım” meselesi de bu bağlamda kritik. Katılımcı tasarım, çoğu zaman sunumlarda, panellerde ve bienallerde dile getirilen bir ideal olarak kalıyor. Gerçek hayatta ise kentlilerin karar alma süreçlerine dahil edilmediği, itiraz mekanizmalarının zayıflatıldığı ve mimarlığın toplumsal temsil gücünün sınırlandığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Katılım, yalnızca danışma toplantılarıyla değil; yetkinin paylaşılmasıyla mümkün olur. Yetki paylaşılmadığında, mimarlık yalnızca estetik bir makyaj işlevi görür.
Bu noktada mimarlığın etik sorumluluğu yeniden düşünülmelidir. Mimarlık, kimin için ürettiğini sorgulamadığında, iktidarın mekânsal diline kolayca eklemlenebilir. Büyük projeler, mega yatırımlar ve “prestij yapıları” çoğu zaman mimari başarı olarak sunulurken, bu yapıların kenti nasıl dönüştürdüğü, kimi dışarıda bıraktığı ve hangi yaşam biçimlerini görünmez kıldığı yeterince tartışılmaz. Oysa mimarlık, yalnızca görüneni değil, dışarıda bırakılanı da hesaba katmak zorundadır.
Son dönemde meslek odalarının, üniversitelerin ve mimarlık platformlarının sürdürülebilirlik, yapay zekâ ve yeni teknolojiler üzerine yoğunlaşması önemli. Ancak bu başlıklar, politik bağlamdan koparıldığında eksik kalır. Yapay zekâ ile tasarım üretmek, karbon ayak izini azaltmak ya da yeşil sertifikalar almak, kentin adil ve yaşanabilir olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, bu teknolojilerin ve yaklaşımların kimin yaşamını iyileştirdiğidir.
Kentler bugün yalnızca çevresel değil, aynı zamanda derin bir toplumsal krizle karşı karşıya. Barınma sorunu, kamusal alanların özelleştirilmesi, sosyal konut politikalarının yetersizliği ve mekânsal eşitsizlikler, mimarlığın doğrudan temas ettiği alanlardır. Buna rağmen mimarlık çoğu zaman bu sorunların etrafından dolaşmayı tercih eder. Çünkü sorunlarla yüzleşmek, yalnızca estetik değil, politik bir pozisyon almayı gerektirir.
Mimarlığın yeni dili, tam da bu noktada şekillenmek zorunda. Bu dil, yalnızca biçimsel yenilikler ya da teknolojik çözümlerle değil; kentin güç ilişkilerini açığa çıkaran bir bakışla kurulabilir. Kent, bir yatırım alanı değil; toplumsal bir hafızadır. Mimarlık da bu hafızayı ya güçlendirir ya da siler. Arada nötr bir alan yoktur.
Bugün mimarlık üretiminin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri, normalleştirme işlevi görmesidir. Plansızlık, geçici çözümler ve rant odaklı projeler, mimari sunumlarla meşrulaştırıldığında, kentte yaşanan tahribat sıradanlaşır. Mimarlık burada eleştiren değil, alıştıran bir rol üstlenir. Bu alışkanlık hâli, kentin geleceğini sessizce belirler.
Bu nedenle mimarlık, yeniden söz kurmak zorundadır. Bu söz, yalnızca meslek içi bir tartışma değil; kentle, toplumla ve siyasetle kurulan açık bir diyalog olmalıdır. Mimarlık, kentte olup bitene “uyum sağlayan” değil, gerektiğinde itiraz eden bir disiplin olabildiği ölçüde anlamlıdır. Çünkü kent, yalnızca planlanan değil; aynı zamanda mücadele edilen bir alandır.
Sonuç olarak, mimarlığın yeni dili sürdürülebilirlikten, teknolojiden ve estetikten ibaret değildir. Bu dil, yetkiyi sorgulayan, katılımı talep eden ve kentin kim için var olduğunu sürekli hatırlatan bir dildir. Kentler ancak bu dille gerçekten yaşanabilir hâle gelir. Aksi hâlde mimarlık, yalnızca değişen iktidarların mekânsal vitrini olmaktan öteye geçemez.
Ve belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Mimarlık, kentin geleceğini mi tasarlıyor, yoksa ona çoktan verilmiş kararları mı güzelleştiriyor?































Yorum Yazın