Erdoğan’ın ağzından dökülen kelimelerde ilk halini deneyimlediğimiz bu bakış açısının Türk-İslam sentezinin Ortadoğu için yeniden dizayn edilmiş bir mental zemine dayandığı da açık. Basitçe plan şu: Kürt sorunu Türkiye, Suriye ve Irak’ı birlikte ele alarak ancak çözülebilir. Kolaylıkla fark edileceği üzere bu düşünme tarzı bir genişleyerek çözme stratejisine dayanmakta. Kürtlerle barış Pax-Osmanlı’ya dönüşle mümkün olabilir.
11-12 Temmuz itibariyle siyasi iktidarın oyun stratejisi ve bir sonraki seçimlere kadar karşımıza çıkacak eylem planı önemli ölçüde şekillendi. Belki bütün KCK birimleri değil, çünkü Suriye’deki belirsizlik hala devam ediyor, ama kesinlikle Kuzey Irak’taki PKK ana kampları boşaltılacak. PKK’nın silahsızlandığı, varlığı ve iddiasını başka bir formda devam ettirdiği bir süreç yaşayacağız. Yasa dışı Kürt hareketi kazanımlarını Suriye’de özerk bir yapı tesisi için kullanacak. Türkiye böyle bir seçeneği kabul edilemez nitelikte görmekte. Ayrıca Şam da merkeziyetçi bir devlet formundan yana. Ancak ABD, İsrail ve Fransa gibi emperyal güçlerin tavrı açık değil. Pekala Ankara-Şam ittifakını sınırlayan ve Suriye PKK’sını merkezi yönetimle bütünleştirirken koruyan bir formül ön plana çıkabilir.
İçeride ise Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısında karara bağlandığı üzere ucu açık bir demokratikleşme ve barış tesisi süreci işleyecek. Anayasa ve af gibi büyük laflar edilse ve süreç genel bir çerçeve içinde kayıt altına alınmaya çalışılsa da siyasi iktidarın evrimci bir tarzda ilerleyeceği, anayasa ve yasalarda geri dönüşü çok zor olan düzenlemeler yapmak yerine idari ve siyasi jestlerle yola devam edeceğini öngörebiliriz. Her halükarda güvenlik riski göreli olarak azalacağından istisnaların sayısı da azalacak. Bu bağlamda kayyım gibi uygulamaların tarihe karıştığına tanıklık edebiliriz. Dahası etkin pişmanlık ve ceza infaz düzenlemeleriyle hapisteki PKK’lılar sorunu zamana yayılarak çözülebilir. PKK’nın silah bırakma sürecinde belli bir eşiğin aşılması sonucunda örgütün ortadan kalktığını kabul eden bir MGK kararı devlet aygıtının bu husustaki adımlarını yerli yerine oturtacaktır.
Büyük oyunda asıl dikkat çekici vizyon ise 12 Temmuz’da Erdoğan tarafından ortaya konuldu. Somut bir angajman içine girmeyen AKP liderliği olan ve olacak şeylere dair iki hususun altını çizdi: AKP-MHP-DEM ittifak halinde ona göre. Bu aslında malumun ilanı. İttifakın sınırları ve içeriği Türk siyasi hayatının nereye evirileceğini belirleyecek. Bu konuda tahmin, niyet beyanı ve beklentiler şimdilik daha ağır basıyor. Kesin olan tek şey sürecin işletilmesi bakımından 3’lü bir masanın var olduğu yönünde. Süreç ittifakının seçimleri de kapsayacak şekilde bir sonuç ve seçim ittifakına dönüşmesi ise muhtemel. Ama kimse, özellikle de şu konjonktürde, yani her şey yeni yeni filizlenirken bu olasılığı dillendirmek istemiyor. Hatta Ömer Çelik ve Pervin Buldan’ın açıklamalarını referans alırsak sınırlı bir ittifak siyasetinden bahsetmek, daha ilerisi için söz vermemek daha makul.
Erdoğan’ın paradigma değişikliğine dair sözleri ise yapılan tüm tartışmaların nirengi noktasını oluşturuyor. AKP lideri Türk, Arap ve Kürt kardeşliğinin altını çizdi. Bu bakış açısı ulus devletin tek kimliğe dayanan klasik bakış açısının çok kimlikli ve çok kültürlü bir söylemle aşılması gibi bir imayı içinde barındırıyor. Bu yönelim aynı zamanda bir ümmetçilik tabii ki. Türkler, Araplar ve Kürtler arasında devlet, etnik köken ve vatandaşlık bakımlarından ortak bir payda yok. Ancak üç topluluk da İslam, hatta Sünni İslam parantezinde birleşebilir. İslam kardeşliğini milliyetçiliğin tekçi ve ayrımcı dili yerine ikame etme stratejisinin tarihsel arka planı ise çok eski. Türk modernleşmesindeki doğru reçetenin ne olacağı hususundaki kadim Türkçülük-İslamcılık tartışmasından beri seküler milliyetçiliğe direnen muhafazakar bir toplumsal siyaset tasavvuru var.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Pandora’nın Kutusu açıldı. Bu aşamadan sonra ileriye doğru adım atmak herkes için geriye dönmekten daha kolay. Ancak barışın tesisi tek başına demokrasi için yeterli bir koşul değil. Barışırken nasıl demokratikleşeceğimiz sorusu ise hala yanıtlanmayı bekliyor.
Erdoğan’ın ağzından dökülen kelimelerde ilk halini deneyimlediğimiz bu bakış açısının Türk-İslam sentezinin Ortadoğu için yeniden dizayn edilmiş bir mental zemine dayandığı da açık. Basitçe plan şu: Kürt sorunu Türkiye, Suriye ve Irak’ı birlikte ele alarak ancak çözülebilir. Kolaylıkla fark edileceği üzere bu düşünme tarzı bir genişleyerek çözme stratejisine dayanmakta. Kürtlerle barış Pax-Osmanlı’ya dönüşle mümkün olabilir. AKP böyle düşünüyor. MHP ve DEM ise Yeni Osmanlı’ya itiraz etmemekte. Milliyetçiliği ümmetçilikle aşma stratejisinin jeopolitik bir akılla meşrulaştırılmaya başlandığını ise pek çok açıklama üzerinden takip edebiliyoruz. En son Cengiz Çandar’ın bu yönde bir beyanatı oldu. Çandar bir İsrail-Kürt ittifakını ancak Öcalan’ın önleyebileceğini, çünkü Öcalan’ın İsrail karşıtı ve Türk devleti yanlısı olduğunu iddia etti. Bu tezin çeşitli versiyonları iktidarın organik aydınları tarafından çeşitli kereler dile getirildi. Hatta pek çok kişiye göre ikinci çözüm sürecinin başlamasının en büyük nedeni Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan yeni paylaşım mücadelesi.
Ortadoğu coğrafyası yeniden şekilleniyor. Türkiye içerideki Kürt sonunu çözerek ve dışarıdaki Kürtlerin hamiliğini üstlenerek bu dönüşüme yanıt vermekte. Şüphesiz ki, uluslararası ilişkiler düzleminde bu planın belli bir alıcı kitlesi var. Ancak Türk siyaseti bakımından milliyetçiliği Yeni Osmanlıcı bir perspektifle yorumlamak hiç de o kadar kolay değil. Öncelikle Özgür Özel’in son açıklamalarından da anlaşıldığı üzere laik milliyetçi kesim bu plan doğrultusunda anayasal ve yasal değişiklikler yapılmasına izin vermeyecektir. Ayrıca MHP Türk milliyetçiliği, DEM ise seküler sosyalist ideolojiyi tam anlamıyla terk edemez. Bu son hatırlatma bağlamında rahatlıkla denilebilir ki, ümmetçilik milliyetçiliğin alternatifi olacak cazibeye ve ideolojik kabul gücüne sahip değil. Ancak pragmatizmle bu sorunları geri plana itmek pekala mümkün. Türkiye’nin askeri ve siyasi gücünün Ortadoğu’ya doğru genişlemesi milliyetçileri gururlandıracaktır. Demirtaş gibi bazı sembol isimlerin serbest bırakılmasının da DEM tabanından CHP’ye kayışları dengeleyebileceğini ön görebiliriz.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Pandora’nın Kutusu açıldı. Bu aşamadan sonra ileriye doğru adım atmak herkes için geriye dönmekten daha kolay. Ancak barışın tesisi tek başına demokrasi için yeterli bir koşul değil. Barışırken nasıl demokratikleşeceğimiz sorusu ise hala yanıtlanmayı bekliyor.

Yorum Yazın