Urfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan facialardan sonra nedense akıllara yine eğitim-öğretim sistemi geldi.
“Nedense” ifadesini kullandım çünkü bizde yaşanan eğitim faciası kronik, hükümetler üstü, adeta bir devlet politikası faciası, krizlerde akla gelmesi bana hep tuhaf gelir, çünkü aslında akıldan hiç çıkmaması gereken bir alan bu.
Şunu da belirtmek isterim yazımın hemen başında, her meseleye “her işin başı eğitim” diyen zihniyete pek yakın değilimdir, ilk bakışta çelişki gibi gözükebilir yazının en başında yazdıklarımla ama umarım yazının sonunda muradımı anlatmış olurum.
Okul kavramından ne bekliyoruz, Milli Eğitim Temel Kanunun amaç maddesi ile bir meselemiz var mı, benim vardır mesela, öncelikle bunun netleşmesi gerekiyor.
Bu konuda da ben daima öğretim kavramını eğitim kavramına tercih etmişimdir, insanların çocuklarını okula eğitilmeleri için değil, çok farklı alanlarda bilgilendirilmeleri amacıyla göndermelerinin gerektiğini düşünürüm, eğitim kavramı altında ima edilen şeylerin daha ziyade ailenin, toplumun, mahallenin, çevrenin işi olduğunu düşünürüm.
Oysa, bizim milli eğitim sistemi, buradaki milli kelimesini bile tartışmamız lazım, matematiğin, yabancı dilin, fiziğin, hatta tarihin millisi olmaz, olmamalı, latince kökenli “inculcation” kavramı üzerine inşa edilmiştir, “inculcation kelimesi ise latince “inculcare” fiil kökeninden geliyor, anlamı ise “içine basmak, ezmek, damgalamak, ısrarlı tekrarla zorla kabul ettirmek, zihne kazımak”.
Ben kendi çocuğumu okula iyi matematik, iyi yabancı dil(ler), iyi fizik, iyi Türkçe (anadil), iyi tarih öğrensin diye gönderirim, kimsenin benim çocuğumun aklına kimi yaklaşımları basmasına, ezmesine, damgalamasına, zorla kabul ettirmesini istemem doğrusu.
Oysa, bizim milli eğitim sisteminde matematik dökülüyor, üniversite giriş sınavlarında kırk soruda ortalama doğru sayısı yedi, çok çok az sayıda okul dışında lise bittiğinde yabancı bir dilde kitap okumaları olanaksız, Türkçede de daha de, da eklerini ayırmayı beceremiyorlar, beş yüz kelime ile konuşuyorlar.
İşin ilginç tarafı ise, esas buraya gelmek istiyorum, eğitim(!) sistemimizde bu büyük facia değil, başka şeyler tartışılıyor.
Mevcut iktidar üniversite sınavındaki matematik rezaletini, çocukların iki kelime İngilizce cümle kuramamalarını, okuyamamalarını konuşmuyor, işi gücü yeni müfredat diyerek laik devletin okullarında din kültürü ve ahlak bilgisi, Hz. Muhammed’in hayatı, temel dini bilgiler, Kur’an-ı Kerim dersleri okutmayı Türk edebiyatının temel klasik kitaplarını okutmaya tercih ediyor.
Burada, geçerken, bizdeki çok yanlış laiklik anlayışına da değinmek isterim doğrusu, gerçek bir laik devlet herhangi bir inanç için, sünni İslam, Alevilik, Musevilik, Hristiyanlık farketmez, bir kuruş kamu parasının kullanılmasına izin vermeyen devlet sistemidir, Anayasanın ikinci maddesi ile (laik devlet) ile aynı Anayasanın 136. Maddesi (Diyanet İşleri Başkanlığı), liselerde din dersleri bir arada olamazlar mesela.
Din çok önemli bir kurum ama din kurumunun anlaşılması, öğretilmesi yukarıda saydığım din dersleri ile değil (bu konuların öğrenilmesini devlet dışı kurumlara bırakmanın anayasa ile çatışmadan, mesela vakıf kurumları, yollarını bulmamız lazım) haftalık saatleri arttırılacak sosyoloji ve felsefe derslerinde din sosyolojisi, dinler felsefesi bölümleri altında yapılmalıdır diye düşünüyorum.
Peki başlıkta dindar ve kindar nesil yaratma facia projesi karşısında CHP’yi neden sorgulamak gerektiğine değiniyorum?
CHP ders saatleri ve verilme biçimleri laik bir devletle çatışan din derslerine haklı olarak karşı çıkıyor ama ne öneriyor daha demokratik bir hukuk devleti adına?
Hiçbir CHP’liden ortaöğretim müfredatından hem din derslerini hem de Atatürk ilke ve inkılapları derslerini beraber kaldıralım fikrini işittiniz mi?
Neden din dersleri ile Kemalizm derslerini aynı kefeye koyuyorsun diye sorarsanız, her iki dersin (!) ele alınış biçiminin benim eleştiri kalkış noktam olan “inculcation” (kafaya zorla, ısrarlı tekrar ile sokmak, damgalamak) kavramına denk düştüğünü düşündüğüm için diyebilirim.
Küçük bir anı: 2000’lerin hemen başı, 28 Şubat havası esiyor, ben de Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi dekanıyım, programı yeni yapıyorum, karşıma YÖK’ün mecburi Atatürk İlke ve İnkılapları dersi çıkıyor, beni aşan bir konu ama bir formül ürettim, bu dersi vermek için lise arkadaşım Galatasaray Üniversitesinden çok iyi bir tarih profesörünü davet ettim (iznini almadığım için adını veremiyorum), sağ olsun kabul etti, ben de dersi lütfen çok kaliteli bir 20. Yüzyıl Türkiye tarihi dersi olarak verelim dedim, anlaştık.
Sene sonunda YÖK’ten müfettişler geliyor, ders müfredatına ve derslerin syllabus’lerine bakıyorlar, benle görüşmek istediler, gittim tabii, Allah için çok kibar insanlardı, bana “Hocam, sizle, dersi (Atatürkçülük) veren hoca ile, çok iyi tanıyoruz ve seviyoruz sizleri, bir sorunumuz yok, dersin içeriği de çok akademik ama bu dersin konulmasının amacı bu içerik değil, amaç başka, bu içerik için başka ders açın” dediler. Ne demek istediğimi anlatabiliyorum değil mi?
Atatürk ve dönemi tarihimizin en önemli bölümlerinden biri ama bu konuyu ayrı bir ders ve üstelik “inculcation” temelli bir ders olarak değil iyi verilecek tarih derslerinin bir bölümü, isterseniz ağırlıklı bir bölümü olarak verelim, özel bir ders açmayalım.
Lütfen çocuklarımıza iyi matematik, fizik, iyi yabancı dil, iyi tarih, felsefe, sosyoloji öğretelim ama “inculcation” temelli inanç ve resmiyet kokulu konuları devlet sistemine sokmayalım.
İki yanlışı yarıştırmayalım, kendimizi de asla ikisinden birinin yanında durma mecburiyeti içinde hissetmeyelim.
Kolay iş değil farkındayım ama mesafe alacak isek zaten zoru başarmak zorundayız.
Mesele dindar ve kindar nesil yetiştirme ile Kemalist nesil yetiştirme yarışı, hangisinin daha iyi olduğu değildir, mesele nesil yetiştirme yanlışına düşmemektir.
Bırakın nesiller evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde özgürce kendi yollarında gitsinler.




































Yorum Yazın