Şu sırada Türk kamuoyunu meşgul eden iki sorun var. Dış dünya ile ilgili olarak hepimiz İran-Amerikan (ve İsrail) çatışmasının nasıl bir sonuca bağlanacağını merak ediyoruz. Ülkemizin daha da genişleyecek bir çatışma içine çekilmemesi ve bir an önce tarafların anlaşması için bekliyoruz. İç dünyamızla ilgili olarak cereyan eden en önemli olay zannediyorum Maraş’taki bir orta öğretim kurumunda bir öğrencinin giriştiği katliamdır. Bir yandan bu olayın Urfa’da cereyan eden benzeri olaydan hemen sonra gelmesi, diğer yandan bunu benzeri olayların izleyeceği korkusu hepimizi bu olayla yakından ilgilenmeğe sevk etti. Daha önceleri bu tür olayların sadece Amerika’da sapık zihniyetli bazı kişilerin kalkıştığı eylemler olarak gazete haberlerine konu olduğu ülkemizde bizim de benzerlerini yaşayacağımız pek aklımıza gelmezdi. Derin bir şaşkınlık yaşıyoruz.
Olaya karşı toplumda değişik tepkiler var. Belki üzerinde herkesin birleştiği konu okullarda güvenlik sorununun ihmal edildiği ve birçok öğrencinin silah taşıyarak okula girebildiği. Bu konuda mutlaka tedbir alınması gerektiği konusunda bir görüş birliği var. Birçok vatandaş okullarda güvenliğin arttırılması, öğrenciler içeri girerken silahlı girmemelerinin sağlanması için her türlü tedbirin alınmasından yanalar. Muhtemelen bu yaklaşım gelecek yılın Milli Eğitim bütçesine de yansıyacaktır. Hatta, şimdiden bazı kişilerin ek bütçe çıkarılması için girişimde bulunması, özellikle sonbaharda okullar tekrar açılırken daha etkin güvenlik adımlarının atılması gündeme alınabilir.
Başka ne gibi tedbirler alınabilir diye soranlar da var. Örneğin, okullarda psikolog bulundurulması, sorunlu öğrencilerin görevli kişiler tarafından izlenmesi konuşulan konular arasında. Yine anlaşıldığına göre, kolluk kuvvetleri ile okullar arasında yeterli işbirliği olmadığını savunanlar, daha etkin işbirliğine gitmek gerektiğini söyleyenler de var. Bunun dışında da bir sürü çare üzerinde konuşuluyor, herkes kendine göre bazı çareler üretiyor. Bunların bir kısmı herhalde kamu politikasına da dönüşecektir. Hiç olmazsa şimdilik cinayetlerin Urfa ve Maraş ile sınırlı kalmasını, başka okullara yayılmamasını temenni edelim. Gazetelerin yazdığına bakılırsa, böyle olayların benzeri olayları tetiklemesi pek istisnai de değilmiş. Başka felaketler yaşamayalım diye konu üzerine eğilmek gerektiği kesin.
Konuyu daha kapsamlı incelemeye şöyle bir soru ile başlamak istiyorum. Bilebildiğim kadar geçmişte okullarımızda güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulmaksızın kimse kimseyi öldürmüyordu. Acaba son yıllarda ne oldu da, okullarımız Amerikan okullarını hatırlatan cinayetlerin işlendiği mekanlara dönüştü? Sanıyorum çok boyutlu bir analiz yapmak gerekiyor. Konu “efendim güvenlik tedbirlerini arttırırız, olur biter” diye geçiştirilecek nitelikte değil, çok daha kapsamlı. Bir örnekle sadece bir derdi açıklamaya çalışayım. Benim ilkokul ve ortaokul-lise öğrencisi olduğum yıllarda veliler okula gelerek öğretmenlere hesap soramazlar, ders ortasında sınıfa girerek öğretmeni fiziki olarak hırpalayamazlardı. Şimdi haberlere baktığımızda, okulu basan, çocuğu zayıf aldı diye öğretmeni tartaklayan veliler var. Tabii bunun yanında çocuğunu dövdü diye öğretmeni dövenler, bıçaklayanlar, hatta öldürenler bile çıkabiliyor. Ne değişti de, evvelce veliler bu yöntemleri kullanmazken, şimdi bu yollara başvurur oldular?
Çok şeyin değiştiği muhakkak. Tüm değişimi bir yazıya sığdırmak olanaksız. Ben sadece iki konu üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan ilki, bir yandan nüfus artışı, diğer yandan özellikle kentleşmenin de artmasıyla, öğretimin her vatandaşın ulaşmaya çalıştığı bir faaliyete dönüşmesi, İkincisi ise, toplumsallaşma kanallarının çoğalması ve eğitimin toplumsallaşmadaki görece ağırlığının zayıflaması. Önce kentleşmeden ve onun okur yazarlık üzerindeki etkisinden başlayalım. Çoğu okuyucu hatırlamayacaklardır ama bir dönemde ülkemizde lise mezunu bile sayıca o kadar azdı ki, 1960 yılına kadar lise mezunları yedek subay oluyorlardı. Yine çok kimsenin dikkatinden kaçmış olabilir ama Anadolu kökenli birçok büyüğümüz liseyi doğdukları ve ailelerinin yaşadığı vilayette değil, yatılı lise bulunan başka bir vilayette tamamlamışlardır.
Belki 1950’li yıllar bir dönüm noktası teşkil ediyor. O dönemden itibaren hem Türkiye’nin nüfusu daha hızlı artmaya, hem de bu nüfus kentlere akmaya başlamıştır. Aynı dönemde ilk ve orta öğretim sisteminin de hızla genişlediğine, her ilde, hemen her ilçede ve birçok beldede yeni okullar açıldığına şahit oluyoruz. Bu gelişmenin iki sonucu olmuştur. İlkin, geçmişte eğitim olanağı bulamayan nüfus kesimleri eğitim olanağına kavuşmuştur. Bu herhalde sevinilecek bir olaydır. Okur yazarlık oranının da bu dönemde hızlı bir yükselişe geçtiğini de hatırlamak gerekiyor. Ancak, ikinci sonuç iki açıdan biraz daha endişe verici. Bir kere, okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak için öğretmenlik de herkese açılmış, evvelce daha çok iyi okumuş ve yetişmiş kadroların ifa ettiği öğretmenlik görevi, iyi donatılmamış, göreve hazırlıkları tartışmalı kesimlere verilir olmuştur. İzlenim olarak, öğrenciyi döverek cezalandırmak kendini yetersiz hisseden ve dolayısıyla kendine güveni zaten zayıf olan bu kadrolarda daha yaygındır. Buna ek olarak, zayıf öğreticinin bedeni cezaya yönelmesi, haksız bir tasarrufta bulunduğu izlenimini de güçlendirmektedir.
İkinci olarak, köyden kente göç etmekle birlikte kentleşemeyen, yarı kentli, yarı köylü, hangi değerlere göre davranacağını kestiremeyen velilerin çocuklarını korumayı bahane ederek, okula gitmeleri ve öğretmenlerle kavga etmeleri filan da yaygınlaşmıştır. Tabii, öğretmenlerin de donanımsız, deneyimsiz ve güven telakki etmeyen halleri çatışmaları daha da şiddetlendirmiş, velilerin gemi azıya almaları için uygun bir ortam yaratmıştır.
Bir de buna arkasını siyasete dayayan veliler olgusu eklenmiştir. Bu tür bağlantısı olanlar, çocuklarına veya tanıdık çocuklarına okulun verdiği cezayı il veya ilçe bazındaki milli eğitim yöneticileri üzerinde baskı kurarak durdurabilmişler, böylece öğrenci nezdinde okul yönetiminin itibarına darbe vururken, aslında disiplinsizliği temelini attıkları hiç akıllarına gelmemiştir.
Böylece toplumsal hareketliliğin, okullarda disiplin bozulmasına yol açtığını kısaca değerlendirmiş olduk. Şimdi gelelim sosyalleşme konusuna. Eski yıllara doğru gittiğiniz zaman, toplumda bilgi ve değer edinme kanalları çok sınırlı olduğundan, okul önemli bir sosyalleşme merkezi idi. Başka bir ifade ile, çocuklar toplumun benimsediği “doğru” değerleri okulda ediniyorlardı. Buna kente yeni gelmiş ve zaten kendini çocuğunu yetiştirmek konusunda hazırlıksız hisseden aileleri de eklemek lazım. Onlar okulun, çocukları kendilerinin bilmedikleri için aktaramadıkları değerlerle donatmasını bekliyorlardı.
Günümüzde çocukların bilgi edinme yolları, dolayısıyla çocuklara değer aktarılması yolları çok çeşitlenmiş bulunuyor. Çoğu eve şu veya bu şekilde bir veya daha fazla gazete giriyor. Gazete ve dergiler elektronik olarak da okunabiliyor. Çocuklar çok farklı eğilimleri aktaran televizyon kanallarını izleyebiliyor. Tabii, internet aracılığıyla aktarılan bilgisayar veya akıllı telefon bilgilerini de unutmamak gerekiyor. Sonra evlerde birçok konu konuşulur oldu, üstelik çocuklar da lafa karışıyor. Buna ek olarak, kişinin üye olabileceği, bir kısmı da kişiye erişmeyi iş edinmiş çok sayıda gönüllü kuruluş var. Bütün bu yapılar çocuk üzerinde etkili oluyor. Her biri aynı yönde etkide de bulunmuyor.
Çeşitli sosyalleşme araçları arasında okul sadece bir tanesi. Diğerlerinden gelen mesajlarla okuldan kaynaklananların aynı yönde olacağının bir garantisi yok. Sözgelimi, okulda çocuğa her yönden ahlaklı olmayı öğretirken, çocuk diğer kanallardan toplumda en güvenilir yükselme yolunun ahlaksızlık olduğunu görürse, okulda öğrendikleri, daha doğrusu okulda öğrenciye öğretilmek istenen, pek de anlamlı olmayabilir. Sanıyorum, günümüzde Türkiye’deki çocuklar okulda kendilerine aktarılan değerler ile kendi gözlemleri arasında büyük uyumsuzluklar olduğunu görüyorlar. Liyakatin yerini sadakatin aldığını, sadık olanın ödüllendirildiğini ama aslında bunu hakketmediğini, başarılı olurken kanunlara sadakatten ziyade doğru siyasi tercih yapılmasının gerektiğini (yani çok çalışmanın faydası olmadığını), doğru siyasi tercih yapanların kanunları ihlal etseler bile idare edildiklerini, iman etmenin önemli olmayıp mümin gözükmenin önem taşıdığını, anlaşmazlıklarda zor kullanmanın olağan olduğunu, doğru bağlantınız varsa polisin size fazla bir şey yapmayacağını, hatta ve hatta ruhsatsız silah taşımanın ve “gerekirse” kullanmanın tabii olduğunu, daha genel olarak da beyanla ve kanunla icraat arasındaki çelişkileri görüyorlar. 18 yaşından küçük olanların cezalandırılırken kanunlarca korunduklarını da biliyorlar. Bu da onları kafa ve daha da vahim olarak değer karışıklığına sürüklüyor, ne doğru ne yanlış kestiremiyorlar. Acaip işler yapabiliyorlar.
Sözlerim yanlış anlaşılsın istemem. Şüphesiz muhtelif sebeplerden akli dengesi yerinde olmayan veya okul sırasında daha da bozulan çocuklarımız olabilir. Okulların bu tür çocuklarla ilgilenmeleri, psikolojik destek vermeleri, gerekirse kolluk kuvvetlerinden destek almaları için gereği yapılmalıdır. Ben okulların genel bir çöküş yaşadığını, bunun bir boyutunun da bazen zorbalıkta ifadesini bulan disiplinsizlik olduğunu vurgulamaya çalıştım. Eğer okullarımızın sağlıklı ortama kavuşmasını istiyorsak, toplumun aynı yönde seyretmesi gerektiğini, yoksa yaygın disiplinsizliğin kaçınılmaz olduğunu göstermek istedim. Bireysel hastalıklarla ayrıca ilgilenmemiz gerektiğini reddetmek aklımdan geçmez. Ama karşımızda basit tedbirlerle giderilemeyecek bir “okul” sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplum değişmeden okullarda değişim beklemek sanıyorum gerçekçi değil.































Yorum Yazın