Bu yazı, Jose Saramago’nun Körlük adlı kitabından ilhamla yazıldı.
Bazı kitaplar yalnızca bir hikaye anlatmaz; insanın zihninde büyük bir soru bırakır. Jose Saramago’nun Körlük romanı da onlardan biri. İlk bakışta bir salgın hikayesi gibi görünür. Ama aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi anlatır: İnsanın görmek istemediği gerçeği nasıl sistemli biçimde dışarıda bıraktığını.
Roman boyunca hissedilen şey yalnızca karanlık değildir. Asıl mesele, bakıyor olsak bile görmüyor oluşumuzdur. Kitap sanki hepimize aynı cümleyi fısıldar: İnsan, görmek istemediğinde gerçekten kör olur.
Geçtiğimiz günlerde kitap kulübümüzde saatlerce bu sorunun etrafında dolaştık: Biz neye körüz?
Saramago’nun dünyasında körlük ansızın başlar. Bir sabah uyanılır ve her şey bembeyaz bir boşluğa dönüşür. Oysa bizim dünyamızdaki körlük böyle işlemez. Bizim körlüğümüz bir anda değil, yavaş yavaş oluşuyor. Görmezden gelerek, erteleyerek, üstünü örterek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek. Bir şeyi ilk gördüğümüzde irkiliyoruz; ikinci kez karşılaştığımızda susuyoruz; üçüncüde ise artık normal kabul etmeye başlıyoruz.
Tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan pek çok olaya bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Bunlar gerçekten bir anda mı oldu? Yoksa biz uzun zamandır bakıyor ama görmüyor muyduk?
Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan facia, yalnızca tek bir güne sıkışmış münferit bir olay gibi düşünülebilir mi? Yoksa o gün yaşanan şey, yıllardır biriken ihmallerin, ertelenen sorumlulukların, ciddiye alınmayan uyarıların kaçınılmaz sonucu muydu?
Belki sorun ilk kez o gün ortaya çıkmadı. Belki daha önce fark edildi ama “şimdilik idare eder” denildi. Belki birileri içinden “bu böyle olmamalı” diye geçirdi ama yüksek sesle söylemedi. Belki bir denetim eksik yapıldı, bir rapor gerektiği kadar önemsenmedi. Belki de herkes kendi görev alanı içinde doğruyu yaptığını düşündü ama kimse bütüne bakmadı.
Oysa bir facia, yaşandığı gün başlamaz. Bir çatlak ilk oluştuğunda ona bakılmadığında başlar. Bir eksiklik dile getirilip ertelendiğinde başlar. Bir sorumluluk sessizce başkasına bırakıldığında başlar. Yani felaketler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle büyür.
İşte bizim körlüğümüz tam da burada yatıyor: Görmemekte değil, gördüğümüz halde harekete geçmemekte.
Saramago’nun romanında körlük bulaşıcıdır. Ama bana kalırsa bizim gerçek hayat körlüğümüz daha tehlikelidir. Çünkü ona alışırız. Sorunları zamana yaydıkça, onlarla yaşamayı öğreniriz. Alıştıkça normalleştirir, normalleştirdikçe sorgulamayı bırakırız.
Oysa alışmak, en derin körlük biçimi değil midir?
Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz.
Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu.
Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.




























Yorum Yazın