Bu korkunç ambiyansta kitle iletişim araçlarından ve yeni medyadan ne kadar uzak durmaya çalışsam da elimizdeki telefonlar ile bu durum her geçen gün daha da imkansızlaşıyor. Günlerdir düşünüyorum “Buna nasıl bir önlem alabilirim?” diye ama bunu düşünürken bile görüyorum ki elimde telefon ve ben “Reels” kaydırıyorum. Hem de hiçbir şey anlamadan, görmeden, algılamadan. Eminim size de oluyordur “Bir şeyler izliyorum ama hiç anlamıyorum, görmüyorum.” hissi. İşte sanırım tam bu noktada insanın “Burada bize bir şey yaptırılmaya çalışılıyor.” demesi gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde Sevgili Rober Hatemo’nun bir açıklamasına denk geldim yine bu “Kaydırmacalı” anlarımdan birinde. (“Kaydırmacalı” eski yazılarımdan birinin de ana konusu bu arada, meraklısı okuyabilir.) Hatemo açıklamasında 2012 yılında öldüğünü düşündüğünü söylüyordu. Bu beyan beni o anda da çok etkilemişti ve birkaç gündür de beynimde dönüp duruyor. Oldukça metaforik bir açıklama. Ciddi meseleleri romantize etmekten nefret ettiğimi düzenli şekilde yazılarımı okuyanlar hatırlar; kadın cinayetleri, fanatizm, şiddet, çocuklar vs gibi konularda özellikle yapılan “Melek oldu” gibi sosyal medya paylaşımları midemi bulandırır. Olayın ciddiyetini kaybetmesine çanak tutan bu saçmalıklar iletişimin de geldiği noktayı bize gösteriyor aslında. O nedenle Hatemo’nun açıklamasını da “Evet, insanlığımız öldü” gibi romantik bir dille ve bakış açısı ile ele almayacağım fakat bu Hatemo’nun haklılığından bir şey kaybettirmiyor.
2012’den sonra olanları düşündüğümüzde gerçekten de dünyanın yavaş yavaş bir cehenneme dönüştüğünü hepimiz görüyoruz ve eminim hepimiz bu konuda hemfikiriz. Olayın şurasını kaçırıyoruz ama: madem öldük ve cehennemi yaşıyoruz; demek ki cehenneme layık birer insanlık yaşamışız. Kimse olaya bu açıdan bakmıyor ne yazık ki.
Ülkemizin gündemine bomba gibi düşen olaylara baktığımızda gerçekten de cehennemden bir farkı yok. Hatta tüm dünyaya baktığımızda. Ne kadar basit bir denklem aslında: dün açılan Hürmüz Boğazı bugün kapatılıyor. Kim neyin üzerinden para kazandı mesela oyuncağa dönen kurlardan, petrol fiyatlarından; ancak şeytanın aklına gelir.
AMERİKAN RÜYASI
Bir okulu elinde silahla basmak da ancak şeytanın aklına gelecek bir kurgu. Yıllardır Amerika ile özdeşleşmiş olan “School Shootings”in ülkemize sıçradığını görmek beni maalesef şaşırtmadı. Her anlamda kendi özünden ayrılan ve “Batılı” değerleri kendine entegre etmeye çalışan bir ülke için sıradan bir gelişme.
Fakat beni asıl üzen, yine ve yine her kafadan bir ses çıkması durumu. Her durumda olduğu gibi sonuca neden olan bir Günah Keçisi arama refleksi. Biraz da kendimize bakalım, bakalım:
İnsan ilişkilerinin geldiği nokta üzerinde çok fazla kafa yoruyoruz; bu gereksiz. Bunun analizini yapmak bir başarı değil. Çünkü insan ilişkileri süreçlerde şekillenen bir sistem. “Neredeyiz?” diye sormak yerine “Buraya nasıl geldik?” şeklinde sormamız gereken sorular bizi çok rahatsız edecek evet ama asıl cevaplar orada. Her zaman arkasında durduğum gibi, yine söyleyeceğim ki insan ilişkilerinin dönüşümünü anlamaya çalıştığımız noktalarda elli yıl, yüz yıl gibi süreçler çok kısa süreçlerdir. İnsanoğlu bir sabah uyandığında katil olmaz, bir sabah uyandığında “Ben bu dünyadan nefret ediyorum.” demez. Hepsi bir süreçtir. Malum olayda görev alan sağlık personelinin arabasında ağlarken video çekip bunu paylaştığı görüntüleri izlerken, bunu süreçle beraber ele almamız gerekir. Çünkü hiçbir insan bir sabah uyanıp “Ben bir video çekip paylaşırsam gündem olurum.” gibi bir motivasyonla uyanmaz. Yıllar içerisinde buna güdülenmiştir. O nedenle olayları kavrayabilmek için çok çok gerilere gitmemiz gerekiyor. Bizim ölümümüz ne zaman başladı, buraya bakmak gerekiyor.
Şahsi kanaatimce bizim ölümümüz kendi özdeğerlerimizi terk ettiğimiz an başladı. Bunlardan utandığımız, utandırıldığımız an başladı. “Saygı” denen kavramın-ki insan ilişkilerinin çimentosu olduğunu düşünüyorum-terk edilmesi ile başladı. Bunu tam da “Liberalizm” denilen ideolojinin ekonomik bir terim olmaktan çıkıp insan ilişkilerine sirayet ettiği dönemde görebiliyoruz. Biz “bireysel” olmayı, “birey” olmayı çok yanlış anlayan bir toplumuz ne yazık ki. Örneğin çocuk yetiştirirken “O bir birey, kendi istekleri var” şeklinde bir argümanı 5 yaşındaki çocuk için kullandığımızın pek farkında olmuyoruz. 5 yaşındaki çocuğun mantıklı karar verebileceğini düşünecek kadar ne ara aklımızı yitirdik, asıl nokta sanırım burası. Bir anne olarak çok üzüldüğüm başka bir nokta da şu, biz bunu kendi evlatlarımıza ne kadar yapmaya çalışsak da maalesef “Çoğunluğun Tiranlığı”na maruz kalıyoruz. Günlerdir öğretmen-veli tartışmalarını okuyoruz. Öğretmenler kendilerine bir saygının kalmadığı konusunda haklılar, sonuna kadar destek veriyorum. Fakat biraz çuvaldızı da kendimize batıralım. Kendi öğrencilik dönemlerimi hatırlıyorum-ki öğretmen çocuğuyum aynı zamanda-kimsenin bana “Ödevlerini yaptın mı?” diye sorduğunu hatırlamıyorum. Veya çantamı annemin-babamın hazırladığını bilmem.
Bir şiir ezberlemek için televizyonun izlendiği ve soba olan tek odadan çıkıp evin soğuk bir odasında kendi kendime yüzlerce tekrar yapardım çünkü o benim sorumluluğumdu; annemin veya babamın değil. Annem, babam beni sadece sabah uyandırmakla mükellefti, geri kalanı benim sorumluluğum. Fakat şu an maalesef ki öğrencinin tüm sorumluluğu evde veliye yüklenmiş durumda: “Ödevleri yaptıralım, kontrol edelim.” gibi. Hayır, bu benim sorumluluğum değil; bunu yapmak öğrencinin, kontrolünü yapmak öğretmenin sorumluluğu. Ben akıllı telefon kullanmak zorunda ve öğretmen ile 7/24 irtibata geçmek zorunda değilim, ki geçmemeye çalışıyorum da. Bu nedenle “İlgisiz veli” olarak algılandığımın da farkındayım; önemli değil. Çoğu zaman çocuğuma da “Ödevlerini yapmak istemiyorsan yarın sabah bunun sorumluluğunu sen alacaksın” diyorum fakat buna müdahale etmediğim günlerin sabahında ben okuldan uyarı alacağım “Oğlunuz ödevlerini yapmadı” diye. Ben isterdim ki, yapmasın. Bir gün, iki gün, üç gün yapmasın ama bunun hesabını da ödesin. Bana bu bildirilsin tabii ki ama yapmış olduğu veya yapmamış olduğu şeylerin sonucunu yaşayacağını öğrensin. Düşük not alsın ama sorumluluk sahibi olmayı öğrensin. Ben isterdim ki hiçbir veli arkadaşım çocuklarının ödevlerine müdahale etmesin, hepsi kendi çabasıyla yapsın veya yapamasın. Yine ben isterdim ki bütün veli arkadaşlarım çocuğu kendi sorumsuzluğu nedeniyle düşük not aldığında öğretmene kafa tutmasın. Her evde “Öğretmenin doğrusunu bilir” denebilsin. Bu konuyu neden okul, öğretmen ve veli durumuna indirgiyorum? Çünkü bir toplum burada şekilleniyor. Biz evde evet, çoraplarını kirliliğe atmadığı takdirde onların yıkanmayacağını öğretiyoruz fakat toplu yaşam alanlarında farklı davranış biçimleri ile karşılaşan çocuk bocalamaya başlıyor. Kendisine çizilmiş olan sınırların, başka çocuklar tarafından delik deşik edildiğini gören çocuk kendi ailesine düşman olmaya başlıyor. Emin olun sizin, okul “Veliler bugünden sonra okula lütfen gelmesin” dediği kreşlerde okula gitmeye devam eden anne-babaların yapmış olduğu şey bile çok ciddi bir saygısızlık ve sorumluluk türü. Bu davranışın başka bir anne-baba ve çocuğu arasındaki bağa ne kadar zarar verdiğini umursamadığınız için, saygısızlık. “Aman ne var bunda?” diyeceğiniz her kuraldışı davranış insan ilişkilerinde bir kartopu etkisine neden oluyor. Bu bireysellik değil; çok üzgünüm, bu saygısızlık.
Görüyorsunuz ki bir baba da “Aman ne var bunda, çocuğumu poligona götüreyim” demiş. Eminim ki bu olayın da öncesinde birçok “Aman ne var bunda” yaşanmıştır. Yine sonuç düşünülmeden, sürecin farkında olmadan birçok şey halı altına süpürülmüştür. Babanın ifadesinde de gördüğümüz üzere çocuğun “zeki” oluşu birçok şeyi bertaraf etmiş ama sosyal hayatta var olabilecek bir birey yetiştirilememiş. Sorumluluk verilmemiş, yapmış-yapmamış olduğu davranışların hesabı sorulmamış. “Ama onun babası emniyet mensubu” denilerek birçok şey görmezden gelinmiş. Bunlar günlerdir defalarca konuşuldu zaten, daha fazla uzatacak değilim.
Bu olay sonucunda yaşanan kayıplar, hayatı evladının mezarı ile birlikte toprağa verilen anne-babalar; hepsi bir yana, insan ilişkilerinin artık gelmiş olduğu nokta gerçekten de bir “Ölüm” durumu. Maalesef ki biz yarın yine bu dünyaya uyanmayacakmışız, sanki yetiştirdiğimiz evlatlarımızın yapmış olduğu her şeyin mimarı biraz da biz değilmişiz gibi hoyratça yaşıyoruz. Bu dünyaya fiziki olarak yeterince zarar vermiyormuşuz gibi bir de insanlığın en çok ihtiyacı olan maneviyata her geçen gün vurdukça vuruyoruz. Yaşamayı “Günü kurtarmak” olarak görüyoruz ve evet Rober çok haklı. Ölüm, tam da böyle bir şey olmalı.




































Yorum Yazın