Koskocaman bir evde tek başımayım.
Tek başıma yaşarım. Zaten birileri olsa ne olacak ki? Kalabalıkta başıma bir şey gelse…
Eşyalarım azdır; yüz yirmi metrekarelik evde... Kıyafetlerim de öyle.
Bir tek ayakkabılarım fazladır.
Otuz bir tane!
Her gün farklı bir ayakkabı giyerim. İşten çıkınca değiştirmek için yanımda mutlaka bir yedeğini taşırım. Kimseye güvenmem. Ya eve dönerken ayak izlerimi takip ederlerse? Ya izimi sürerlerse?
Eve gelirim. Çantamdan sabah giydiklerimi çıkarır, balkona koyarım. Ellerimi yıkar, tekrar balkona çıkarım. Ayakkabılarımın altını uzun uzun fırçalarım. Bazen o kadar sürer ki bu iş, acıkırım. Akşam olduğunu o zaman anlarım.
İş yerinde kimseyle konuşmam. Hiç arkadaşım yoktur. Başlarda odama gelenler olur; bir bahane uydurup sorular sorarlardı.
Peşpeşe:
“Nerelisin?”
“Kaç yaşındasın?”
“Nerede oturuyorsun?”
Sustum. Hiçbirine cevap vermedim. Zamanla vazgeçtiler.
Önceleri yaşımı biliyordum. Söylemezdim ama bilirdim. Sonra bir gün düşündüm—kaçtı. Cevap gelmedi. Kulaklarımı iyice açmıştım oysa. İlk defa sustular; içimdeki sesler bile konuşmadı. Ben de yaşımı unuttum. Sanki biri silmişti.
Eve geç döndüğüm bir akşamdı.
Mavi bir taksi arkamdaydı. Yokuştan benimle birlikte indi. Her vitrinde mavi bir yansıma görüyordum.
Aynı far ışığı.
Aynı gölge.
Yürüyüşümü hızlandırdım; o da hızlandı. Eve giden yolumu uzattım. Biraz daha uzattım. Kapıya geldiğimde yanımdan usulca geçti. Eğildim, yere baktım. Asfaltta iki koyu çizgi uzanıyordu. Parmağımla dokundum. Hâlâ sıcaktı. Ya da ben üşümüştüm.
Kapıya geri döndüm. İçeride biri olabilir diye açmadan önce iki kez düşündüm. Kapı deliğine eğilip içeri baktım.
“Saçmalıyorsun,” dedim kendime.
Aceleyle açtım kapıyı. Evim…
Doğruca banyoya gittim. Musluğu sonuna kadar açtım.
Yıkandım.
Yıkandım.
Yıkandım.
Köpükler bedenimden akıp giderken hâlâ kirliydim. Bedenim sanki bana ait değildi. Banyo buharla kaplıydı; ayna ise kupkuruydu. Kendime baktım.
Saçlarım uzamıştı. Yanaklarım aşağı doğru sarkıyordu. Bir başkası gibiydim.
Sahi… Kaç yaşındaydım ben?
O gece iki ayakkabımı da, o gün giydiğim her şeyi çöpe attım. Yalınayak dışarı çıktım. Sokakta kimsecikler yoktu. Mavi taksi de yoktu.
Bu olaydan sonra günler sıradanlaştı. Yine kimseyle konuşmuyor, eve dönüş yolunu uzatıyor; yalnızca işimi yapıp eve geliyordum.
Ta ki bir gün…
Kâğıdı makinenin üzerine yerleştirdim. Kapağı kapattım. Temiz çocuk hâlâ bana bakıyor, gülümsüyordu. Kapağın parlak yüzeyinde bir an mavi bir iz gördüm.
Taksinin rengi!
O anda makine çalıştı. Gözlerimi kapadım, açtım. Yoktu.
Fotokopiler alttan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Ekrandaki sayıları izliyordum.
Bir.
İki.
…
On üç.
…
Yirmi bir.
…
Yirmi dokuz.
…
Otuz.
Otuz bir.
Sesi duydum.
Benim sesimdi.
Kız kâğıtları aldı.
“Teşekkür ederim,” dedi. Hâlâ gülümsüyordu.
Gitti.
Ben de koltuğuma geri dönüp oturdum.
Ellerim hâlâ temizdi.
Yıkamadım.





























Yorum Yazın