Dünya Sanat tarihinde deniz deyince akla ilk gelen görsellerden biri belki de birincisi Caspar David Friedrich’in ikonik resmidir. Bir asilzadenin yada bir romantiğin denize doğru siluetiyle kolektif hafızada yer etmiş olan bu resim çağrıştırdıkları ile unutulmazlık tacını başına çoktan yerleştirmiştir.
Hayatın suda başladığına dair bilimsel görüşler insanın bilinç dışında suyun yerini de özel kılar. Tekerlek gemiden çok önce keşfedilmiş olsa da insanoğlu dünyayı tekerlekten çok suyun her şeyi yutan derinliğine karşı koyan icatlarıyla keşfetmiştir.
Denizler sayesinde insanlar başka ülkelere ulaşmayı başarmış, farklı coğrafyalarda kendilerine yurtlar edinmişlerdir. Dünyaya hükmeden pek çok ülke bu güce denizcilik yeteneklerini kullanarak ulaşmışlardır. Yüzlerce yıl kervanlarla yavaş ilerleyen ticaret, suya hükmeden ulusların sayesinde hızlanmış ve akıl almaz zenginlikleri taşımayı başarmıştır.
Denizden gelenlere karşı koymak için surlar, duvarlar inşa edilmiş hatta su yolları zincirlerle kapatılarak bu akınların önüne geçmeye çalışılmıştır.
Yunanistan’ın antik sakinleri denizcilik yetenekleri ile aralarında İstanbul’un da olduğu pek çok limanda koloniler kurarak denizciliğin bu ülke ve halkı ile neredeyse özdeşleşmesini sağlamışlardır. Tarih farklı yazılsa belki de Portekiz yada İspanya değil de Yunanlılar yeni dünyaları keşfedebilirdi. Yine de modern zamanlarda dünyada denizcilik denince akla gelen Onasisler gibi pek çok güçlü isim Yunanistan’dan çıkmıştır.
Film festivalinde listeme alıp izlediğim Denizin Getirdikleri’nin Yunanca konuşulmasa hikayenin bir Yunan filmi olduğunu anlamak kolay değil. Toplumsaldan uzak bireysel bir hikaye olarak herhangi bir şehre de atıf yapmıyor. Pire limanının adını duysak da limandan uzak bir kumsalda geçiyor filmin büyük kısmı.
Aristotelis Maragkos’un (evet soyadı Marangoz) yönettiği 2025 yapım Yunan filmi, denizci-şair Nikos Kavvadias’ın şiirlerinden esinleniyor. Başkarakter Elias, hurda bir gemiden yüzen bir hayal yaratmaya çalışıyor. Babasının denizci mirasının gölgesinde yaşayan Elias, bu imkânsıza yakın projeyle kendini geçmişiyle yüzleştiriyor. Film, başarısızlığa doğru giden bir hayalin peşindeki adamın, deniz tutkusu ve erkeklik mitleri üzerinden sakin ve içe dönük bir portresini çiziyor. Büyük olaylardan ziyade, karakterin iç dünyasına ve pek de parlak görünmeyen bir sahildeki gündelik çabalara odaklanıyor.
Film notlarında filmin esin kaynağının benim adını ilk kez duyduğum Nikos Kavvadias’ın şiirleri olduğunu okuyoruz. 1910’la 1975 arasında yaşayan Kavvadias’ın denizden uzak neredeyse tek bir günü yok. Meslekten bir denizci olarak geçiyor hayatı. Limanları dolaşarak geçen ömrü boyunca deniz hikayeleri dinleyip onlardan süzdüklerini çokça şiire biraz da düz yazıya geçiriyor.
Limanların karanlık ve tekinsiz halleri, uzak ülkelerin bilinmezleri ve onlara ulaşmak için yapılan yolculukları sembolik dizelere yansıtan bir şair olarak biliniyor.
Filmin baş kahramanı Elias da denizden başkasını bilmeyen birisi. Tıpkı Nikos gibi o da bu mirası babasından almış.
Nikos’un dizeleri denizcilik serüvenini yansıtıyor
“Ve bir gece, diğer tüm geceler gibi öleceğim
Ufkun bulanık çizgisini aşmadan.
Madras, Singapur, Cezayir ve Sfax için
Gemiler her zamanki gibi gururla kalkacak yola”
“Kurak bir burunda nöbet tutarken
Ve Güney Haçı serenlerin arkasında...
Mercan tespih tutuyorsun elinde
Ve acı kahve çekirdekleri çiğniyorsun.”
“Kemerimin altında sıkıca taşıdığım
Küçük bir Afrika çelik bıçağı
— Zencilerin oynamaya alışkın olduğu türden —
Cezayir'de yaşlı bir tüccardan aldım. ...
"Bu bıçak ki satın almak istiyorsun,
Efsaneler korkunç hikayelerle sarmış onu,
Ve herkes bilir ki bir zamanlar sahibi olanlar,
Her biri yakınlarından birini öldürmüş."
“Katran tırnaklarının altına girer ve yakar;
Balık yağı yıllarca kıyafetlerinde kokar,
Ve hâlâ kulaklarında çınlar onun sözleri:
"Gemi mi dönüyor, pusula mı?"
Kavvadias’ın şiirlerine sinen denizin ve denizcinin ikircikli hali yansıyor sinemaya. İçlerine deniz girmiş ve suya açılsalar bütün dertlerinin biteceğine inanan insanların olmayacak bir hayalin peşinde koşmalarına dair bir film Denizin Getirdikleri.
Yorgun bir gemi ölüsünü tekrar sularda salınacak bir şilebe dönüştürmek bir deniz tutkunu dışında kimin aklını çeler ki zaten.
Bostancı sahilinde bisiklet sürerken Yunan turistleri muhtemelen Aya Yorgi’ye götürmek için gelen otobüslerden birinin üzerinde Kavvadias Tur yazıyordu. Belli ki Kavvadias’ın mirası Yunanlı zihinde derinlere çıpa atmış.
Nazım’ın dört nala gelen uzak Asya atlıları bizler için neyse Megaralı denizciler de Yunanlılar için aynısı olmalı.
20. Yüzyıl boyunca limanlarda dolanmış denizci bir şairin avare zihninden akan imgeleri 21 . yüzyılın ilk çeyreği biterken kapitalizmin çetrefilleşen koşullarıyla mücadele eden bireylerle çaprazlayan bir filmden söz ediyoruz.
Denizin Getirdikleri, aslında denizin hepimize getirdiklerini ve bizden götürdüklerini aynı anda anlatıyor. Kavvadias’ın dizelerinde olduğu gibi, ufuk çizgisini aşamadan ölen denizcilerin, hurda bir gemiyi yeniden yüzdürmeye çalışan yalnız adamların ve limanlarda çapa atmış hayallerin hikâyesi bu.
Belki de en derin gerçek; deniz ne getirirse getirsin, asıl mesele onunla birlikte içimizde taşıdığımız o sonsuz açlıkla mücadelemiz.
Elias’ın kumsalda verdiği mücadele, hem çok kişisel hem de evrensel; tıpkı her birimizin, babalarımızdan miras kalan ya da kendi yarattığımız hurda gemileri, tekrar denize indirmeye çalıştığımız gibi.
Ve gemi kalktığında, ister başarıyla yüzsün ister batıp gitsin, önemli olan denize açılmayı denemektir. Çünkü karada hareketsiz kalmak asıl büyük batıştır.




































Yorum Yazın