1800’lerin ikinci yarısında Ahmed Cevdet Paşa, vatan denildiğinde Osmanlı askerinin aklına köyünün çeşmesinin geldiğini yazıyordu. Oysa bundan yalnızca yarım yüzyıl sonra Anadolu köylüsü için memleketinden uzaktaki bir karış toprak uğruna ölmek giderek normalleşmiş, hatta övülesi bir davranış olarak görülmeye başlamıştı. Bu dönüşüm, ülkemizde ulus-devletin temellerinin ne kadar hızlı ve sağlam bir biçimde atıldığına işaret ediyor. Her ne kadar geçmişe bakarken uluslaşma sürecindeki direnç hatlarını, mücadeleleri ve isyanları görüyor olsak da genel toplamı değerlendirecek olursak, sürecin büyük oranda başarıya ulaştığı açık. Öyle ki günümüz Türkiye’sinde ortalama insan için kendini siyasi iktidar üzerinden tanımlamak, devlete sadakati kimliğinin kurucu bir unsuru addetmek sıradan bir davranış. Toplumun büyük bölümü, siyasal erkin hayatlarını büyük oranda belirlediği bir toplumda yaşamaktan rahatsız olmuyor. Tam aksine, kendi namına bunu talep ediyor, bu tahakküm ilişkisinde ontolojik bir güven buluyor. Bu bakımdan insanların mutlak devlet imajına ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmaz.
Güçlü devlet miti, bu ihtiyaca karşılık olarak siyasal kültürümüzde özenle korunup pekiştiriliyor. Bu anlamda siyasi gücün mistifiye edildiği, devletin adeta kutsallaştırıldığı bir ülkede yaşamaktayız. Örneğin bizim için kamu düzenlemesinin konusu olamayacak herhangi bir alan düşünülemez. Hükümet isterse kadınların doğum biçimlerinden insanların dinlemesi gereken müzik tarzına, çocukların oynayacakları bilgisayar oyunlarından İslam’ın hangi yorumunun doğru olduğuna kadar hemen her konuda söz söyleyip adım atabilir. Devletin müdahale alanı ülkemizde alabildiğine geniştir. Dahası, toplumsal ve tarihi olayları algılayışımızda da devlet hep merkezdedir. Karşı karşıya olduğumuz önemli sorunların arkasında mutlaka başka devletlerin parmağı vardır örneğin. Ya da tarihe bakışımızda önemli olan geçmişin gündelik yaşamı ve adetleri değil, devletler arası siyasi ve askeri gelişmelerdir. Güncel pek çok dizi ve film de devleti mistifiye eden öğelerle bezelidir. Her prime time zamanı ekranlarda bir takım kahraman erkekler kendilerini devlete adar. Onun bekası söz konusu olduğunda ölmek ve öldürmek, bu yapımlarda kutsallaştırılır. Ve ekranlardaki devletin şefkati derin, öfkesi yıkıcı, iradesi mutlaktır.
Kurgusal yapımlarda durum böyle olsa da pratikte tersi bir durum söz konusu. Ülkemizdeki kamu erki, gündelik yaşamdaki kuralları belirlemekte ve düzeni tesis etmekte giderek zorlanmakta, arzu ettiği dönüşümleri bir türlü hayata geçirememekte. Örneğin sokaklarımızda çeteler cirit atıyor, suç oranları sürekli artıyor. Gıda denetimleri yetersiz ve üreticiler bu konudaki kural ve düzenlemeleri rahatlıkla göz ardı edebiliyor. Düzenli aralıklarla çıkan imar afları eliyle devlet, kendi iskân kanunlarını etkisizleştiriyor. Dahası, “dindar nesiller yetiştirme” fikrini bir amaç olarak belirleyip tüm imkanlarını bu konuda seferber etse dahi toplumun dinle arasındaki mesafenin açılmasına engel olamıyor. Öyle ki diyanete tarihin en büyük bütçesini veren ve dört koldan din propagandası yapan iktidar, seçmeli din derslerinin seçilme oranının %5’te kalmasının önüne geçemiyor.
Bu örneklerden çok daha kritik olan sorun, kamu gücünün Weberyen anlamda bir otorite olma niteliğini kaybetmiş olması. Devlet, yalnız kural koyarak düzeni sağlamayı başaramıyor. Koyduğu kuralları uygulatmak, arzu ettiği dönüşümleri hayata geçirebilmek için ceza sopasına fazlasıyla muhtaç. Tam da bu nedenle yüz binlerce polis ve bekçi istihdam ediliyor. Yine bu zorunluluk yüzünden kentlerimizde yeni adliye binaları ve devasa hapishaneler yükselmekte. Yapılan araştırmalar devlet kurumlarına olan güvenin gün be gün düştüğünü gösteriyor. Bir yandan devletinin çok güçlü olduğuna inanan insanlar, öte yandan pratik sorunlarında çözümü devletten ziyade devlet dışı aktörlerden bekliyor. Önemli sorunların çözümünde ilk akla gelen isimler artık mafya liderleri, hayırsever müzik yıldızları ya da televizyon programı sunucuları. Sözün özü, gündelik yaşamımızda devlet kapasitesinin her geçen gün daha da azaldığına şahit oluyoruz.
Bu durumda yanıtlamamız gereken soru şu: Güçlü devlet fikrine bu kadar âşık isek, pratikte de devleti gerçek bir otorite olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Neden gündelik yaşamımızda kamu erkinin koyduğu kural ve düzenlemeler bu kadar etkisiz kalıyor?
Bu ikiliği, devletin sınıfsal mücadelelerdeki araçsallaştırılma biçimi ile açıklamak mümkün. Şöyle ki kamu gücü esasen sınıflar arası ilişkilerde bir yarı-bağımsız odak olarak işlev görür. Bu odağın sınıfsal çıkarlardan bağımsızlık düzeyi ise değişkendir. Kimi zaman sınıflar arası mücadelelerde bir arabulucu ve birleştirici rolü oynar. Kimi zamansa egemen sınıfların kontrolünde bir aparat olarak düzenin yeniden üretiminde rol alır. Aslında devletler her durumda bu iki işlevi de aynı anda karşılar. Ancak söz konusu iki kutuptan hangisinin ağır bastığını, devletin daha ziyade bir arabulucu mu yoksa aparat mı olduğunu somut tarihi ve toplumsal koşullar belirler. Türkiye özeline bakacak olursak, AKP iktidarı yerleşik bir hal aldıkça devletin de sınıfsal mücadelelerde neredeyse salt bir aparat haline geldiğini görüyoruz. Asgari ücretin belirlenmesinden dolaylı vergilere odaklı politikalara, grev yasaklarına ve kamu ihale düzenine kadar pek çok boyutta devlet, egemen sınıfların tahakkümü altında çalışan bir ‘toplumsal refahı dağıtım aracı’ niteliğinde. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada devlet, çoğunluk aleyhine işleyen bir güç odağı niteliğinde.
Öte yandan siyasal kültürümüzdeki devlet miti mülki idareyi öylesine kutsuyor ki, kamu erkini kullananlardan hesap sormak insanların aklına çoğu kez gelmiyor. Örneğin okul saldırısında evladını kaybeden ailelerden bazılarının ilk refleksi “devletimiz sağ olsun” demek olabiliyor. Bu yüksek meşruiyet kamu görevlilerine büyük bir konfor alanı sağlıyor elbette. Her şeye yetkili ancak hiçbir şeyden sorumlu olmadıkları bir pozisyonda hareket ediyorlar. Topluma ve adalete hesap vermek zorunda olmadan kamu gücünü kullanıyorlar. Bu yapı, devletin egemen sınıfların elinde bir araç olarak çok daha nobran bir biçimde kullanılmasını mümkün kılıyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz devlet kapasitesindeki düşüş ise, bu devlet biçimine karşı toplumun gündelik hayattaki mikro dirençlerinin toplamından ortaya çıkan bir sonuç. Bir başka deyişle toplum, egemen sınıfların aparatı olarak işlev görme konusunda giderek daha aşırıya kaçan kamu gücü karşısında kolektif bir siyasal muhalefet kurmak yerine, çareyi gündelik hayatta çeşitli direnç noktaları oluşturmakta buluyor. İnsanlar her daim kamu düzenlemelerinin etrafından dolanmaya çalışıyor, ceza tehdidi olmadığında devletin koyduğu kuralları görmezden geliyorlar. Gerçek kazancını beyan etmek akıl dışı bir davranış olarak damgalanırken, okullarda ve televizyonlarda pompalanan ideolojik propaganda tümüyle görmezden geliniyor. Devlet mitini alabildiğine köpürten iktidarlar kamu gücünü kendi sermaye birikimleri için pervasızca kullanırken, böylesi gündelik direnç mekanizmaları da toplumda yayılıyor ve kamunun pratikteki belirleyiciliği azalıyor. Bu da devletin gerçek anlamda bir otorite olmasının önüne geçiyor.
İşte Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.





























Yorum Yazın