Modern siyaset artık yalnızca fikirlerin, programların ya da ideolojilerin rekabet alanı değil. İçinde yaşadığımız çağ, Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı haliyle bir "enfokrasi" düzenine işaret ediyor. Yani enformasyonun hakikatin yerini aldığı; görünürlüğün gerçekliğin önüne geçtiği bir düzen.
Han’ın “Enfokrasi” kitabında vurguladığı gibi, iktidar artık bilgiyi saklayarak değil, onu aşırı üretip dolaşıma sokarak kurulur. Enformasyonun bolluğu, hakikati daha erişilebilir kılmaz; aksine onu bulanıklaştırır. Gürültü arttıkça anlam dağılır.
Türkiye'de son dönemde muhalefet aktörlerine yönelik dolaşıma giren videolar ve içerikler bu çerçevede okunmayı hak ediyor. Bu içeriklerin önemli bir kısmı, siyasi tartışmayı politik zeminden koparıp kişisel hayatlara indirgeme eğiliminde. Tartışma, "ne söylüyor?" sorusundan "nasıl bir insan?" sorusuna kaydırılıyor.
Bu kayma tesadüfi değil.
Enfokratik düzende siyaset, programlar üzerinden değil algılar üzerinden yürür. Çünkü algı hızlıdır, duygusaldır ve kolay yayılır. Bir video, saatler süren bir politika tartışmasından daha etkili olabilir. Üstelik doğruluğu tartışmalı olsa bile. Hatta bazen tam da bu tartışmalı olma konusu, onun yayılma gücünü artırır.
Ancak bugün geldiğimiz noktada mesele yalnızca itibarsızlaştırma kampanyalarıyla sınırlı değil. Daha derin, daha sarsıcı bir kırılma yaşıyoruz: Gerçeklik duygumuzu kaybediyoruz.
Açılan davalar, gözaltılar, tutuklanan isimler… Eskiden bu gelişmeler "ne oldu?" sorusunu doğururdu. Bugün ise giderek daha fazla insan ilk refleks olarak şunu soruyor: "Bu gerçekten mi oldu, yoksa bir projenin parçası mı?" Bu soru, sağlıklı bir sorgulamanın değil; yaygınlaşmış bir güvensizliğin göstergesi.
Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu şüphe artık istisna değil, norm haline geliyor.
Bu noktada Byung-Chul Han’ın işaret ettiği tehlike somutlaşıyor: Enformasyon fazlası, eleştirel düşünceyi güçlendirmek yerine onu felç edebiliyor. Her şeyin tartışmalı hale geldiği bir ortamda, hiçbir şeyin kesinliği kalmıyor. Şüphe, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp, hakikatin yerine geçiyor.
Oysa burada asıl mesele siyaset değil.
Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçlere bile "gerçek mi, yoksa kurgu mu?" diye bakmaya başlamışsa, bu durum hukukun kendisini aşındırmaya başlamış demektir. Hukuk yalnızca kararlarla değil, o kararlara duyulan güvenle var olur. Güven zedelendiğinde, en doğru karar bile ikna edici olmaktan çıkar.
Bu nedenle bugün yaşananları sadece muhalefete yönelik bir itibarsızlaştırma stratejisi olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu süreç yalnızca siyasi aktörleri hedef almıyor; aynı zamanda hukukun meşruiyet zeminini de aşındırıyor.
Ve bu, çok daha büyük bir tehlikedir.
Çünkü siyaset doğası gereği serttir, değişkendir, hatta zaman zaman kirlenir. Ama hukuk, o sertliğin ve belirsizliğin içinde ayakta kalan son zemindir. Eğer o zemin de kayganlaşırsa, artık kimse için sağlam bir yer kalmaz. O zaman tartışma, kimin haklı olduğu değil; neyin gerçek olduğu sorusuna dönüşür.
Peki bu noktada ne yapmalı?
Bu soruya verilecek cevap, çoğu zaman beklendiği kadar büyük ya da karmaşık değil. Ama zor.
Çünkü mesele artık sadece doğru bilgiye ulaşmak değil; doğru olanın varlığına yeniden inanabilmek.
Bugün en temel ihtiyaç, reflekslerimizi yavaşlatmak. Her gördüğümüze anında tepki vermemek. Her dolaşıma gireni gerçek kabul etmemek. Çünkü enfokratik düzende asıl güç, yalnızca üretenlerde değil; sorgulamadan tüketenlerde ortaya çıkar.
Ama bundan da önemlisi şu:
Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçleri dahi birer “senaryo” gibi okumaya başlamışsa, burada bireysel dikkat yetmez. Bu, yapısal bir aşınmadır. Ve bu aşınma, yalnızca siyasal aktörleri değil, hukukun kendisini hedef alır.
Hukukun itibarı, bir kez zedelendiğinde kolay geri gelmez. Çünkü hukuk, sadece adalet dağıtmakla değil; adaletin var olduğuna dair inancı sürdürmekle ayakta kalır.
O inanç kaybolduğunda, mahkeme kararları hükmünü yitirmez belki ama anlamını yitirir.
Ve anlamını yitiren bir hukuk düzeninde, artık kimse gerçekten güvende değildir.
Bu yüzden mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil.
Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek.
Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.
*Byung-Chul Han, Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi, Ketebe Yayınları, 2022.































Yorum Yazın