6 yıldır aydınlatılamayan Gülistan Doku dosyasının son günlerde çorap söküğü gibi geldiğini gördük. Doku ailesinin yıllardır sürdürdüğü çaba sonucunda adalete erişecek olması herkesi mutlu etti. Yeni Adalet Bakanı bu dosyanın “ucu nereye giderse gitsin kararlılıkla” araştırılacağını ve çözüleceğini ifade etti. Hatta sadece bu dosyanın değil benzer şekilde şüpheli cinayet dosyaları için özel ekip kurulacağını ve adalet bekleyen diğer dosyaların da çözümleneceğini duyurdu.
Geç kalınmış olsa da bu adımların atılması çok önemli. Özellikle yakınlarını kaybeden ve adalet bekleyen aileler için ciddi bir umut yeşerdi. Umarım başta Gülistan, Rabia Naz, Rojin, Yeldana ve Nadira olmak üzere tüm şüpheli cinayet dosyaları açıklığa kavuşturulur ve sorumlular cezalandırılır. Kaybedilen canlar yerine gelmese de adaletin yerini bulması çok önemli. Ayrıca, kayıplar açısından yakınlarının bedenlerini bulmak ve kendi inançlarına göre defnedebilmeleri yaşadıkları acının bir nebze olsun azaltılması için elzem. Peki, bu adımların atılması adalet sistemimizde köklü bir değişiklik yaratabilir mi? Bu konuyu değerlendirmek gerekiyor.
Türkiye’de yargı bağımsızlığıyla ilgili ciddi sorunların olduğu ve halkın büyük bir çoğunluğunun adalet sistemine güvenmediği biliniyor. Hem ulusal hem uluslararası pek çok raporda, ankette ve endekslerde bu realite ortaya konuyor. Mevcut siyasal iktidarın yaptığı yargı reformlarına rağmen yargıya güven git gide eriyor. 2004’te AB müzakerelerinin başlamasıyla AKP’nin yargı reformları da bir anlamda başlamış oldu.
Adalet Bakanlığı’nın 2008’de kurduğu komisyonun çalışmaları neticesinde “Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandı. Bu adımı özellikle yüksek yargıda ciddi değişiklikler yapan 2010 referandumu izledi. 2009-2015, 2015-2019, 2019-2023 ve son olarak 2025-2029 yıllarını kapsayan 4 Yargı Stratejisi belgesi ve sayıları 11’i bulan yargı paketleri ile yargı reform edilmeye çalışıldı. Bu strateji belgeleri ve yargı paketlerine bakıldığında özellikle ilk dönemlerde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik ciddi bir vurgu olduğunu söyleyebiliriz. Bunda AB adaylığının ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu unutmamak lazım elbette.
2009-2015 Yargı Reformu Stratejisi’ne bakıldığında ‘yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi’, ‘yargının tarafsızlığının geliştirilmesi’, ‘yargının verimliliği ve etkililiğinin artırılması’, ‘yargıda meslekî yetkinliğin artırılması’, ‘yargıya güvenin arttırılması’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’ ve ‘ceza infaz sisteminin geliştirilmesi’ gibi başlıkların olduğunu görüyoruz. 2015-2019 Yargı Reformu Stratejisi’nde de benzer şekilde ‘yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmek’, ‘yargının hesap verebilirliğini ve saydamlığını artırmak’, ‘ceza ve hukuk adalet sistemini geliştirmek’, ‘adalete erişimi geliştirmek’, ‘yargısal uygulamalardan kaynaklanan insan hakları ihlallerini önlemek’, ‘insan hakları standartlarını güçlendirmek’ ve ‘ceza infaz sistemini geliştirmek’ gibi hedefler var.
2019-2023 Yargı Reformu Stratejisi’nde önceki iki stratejiye benzer bir şekilde ‘yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi’, ‘hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması’ ve ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’ gibi amaç ve hedefler belirlenmiş. Ancak son stratejide öncekilerden biraz daha farklı bir belge çıkıyor karşımıza.
Son Yargı Reformu Strateji belgesinde insan haklarına ya da yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığına ilişkin bir hedef yok. Son belgede sadece 5 amaç ve hedef belirlenmiş: ‘kurumsal yapının güçlendirilmesi ve süreçlerin yeniden yapılandırılması’, ‘insan kaynakları kapasitesinin güçlendirilmesi’, ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’, ‘hukuk ve idari yargılama süreçlerinin etkinliğinin artırılması’ ve ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’. Metnin tamamına bakıldığında da önceki strateji belgelerinden faklı olarak yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından neredeyse hiç bahsedilmiyor. Önceki strateji belgelerinde yalnızca hedefler arasında değil metnin genelinde de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik pek çok vurgu varken son strateji belgesinde bu durum değişmiş. Bu değişikliği nasıl yorumlamalıyız bilemiyorum. İktidar daha realist davranmaya karar vermiş olabilir. Sırf dostlar alışverişte görsün diye yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından bahsetmeye gerek duymamış olabilirler. Bu durumda dürüstlüklerini takdir etmek gerekir. Strateji belgeleri dışında 11 yargı paketinin düzenlenerek uygulamaya konulduğu; ayrıca ilki 2014-2019, ikincisi 2021-2023 tarihli iki İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığını da unutmayalım. Peki, bunca strateji, eylem planı ve yargı paketlerine rağmen yargı neden bu durumda?
AKP iktidarının ilk dönemlerinde AB uyum süreci için olumlu adımlar atılmış olsa da 2013 sonrasında başlayan otoriterleşme süreci son 10 yılda şiddetini arttırarak devam etmekte. Nitekim yargı bağımsızlığı endeksinde Türkiye 2015-2025 yılları arasında 38 sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 12. yargı paketinin hazırlandığı bugünlerde mevcut iktidarın hazırladığı yargı paketinin mevcut durumu iyileştirme ihtimalinden bahsetmek oldukça güç. Çünkü mevzu artık mevzuatta yapılacak değişikliklerle çözülecek boyutta değil. Adaletin sadece var olması değil bir yandan görünmesi gerektiği sıklıkla vurgulanır. Bu, insanların yargı sistemine güvenini ve adaletin var olduğuna ilişkin inançlarını besler. Türkiye maalesef bu noktadan oldukça uzak. Kamu vicdanında hiçbir şekilde kabul görmeyen uygulamalar hız kesmeden devam ediyor. Doğayı ve yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, maaşlarını alamayan madenciler, arkadaşlarının katledilmesini protesto eden öğrenciler polis şiddetine maruz kalırken bunların sorumlularına, özellikle de patronlara, hiç dokunulmaması insanların vicdanlarında karşılık bulmuyor.
Mevcut düzende hak savunucuları, gazeteciler, sendikacılar sudan sebeplerle tutuklanıyor. Öte yandan tutuklanması gereken yani kaçma, delilleri karartma ya da tanık ve mağdurlar üzerinden baskı kurma şüphesi olan pek çok fail aramızda serbestçe dolaşıyor. Cinsel saldırı, uyuşturucu, dolandırıcılık vb. gibi önemli suçlardan yargılanan pek çok sanık tutuklanmazken yalnızca işini yapan ya da hakkını arayan ve dosyalarında hiçbir tutuklama nedeni bulunmayan İsmail Arı, Alican Uludağ, Esra Işık, Mehmet Türkmen gibi insanların tutsak edilmelerinin adil olduğunu savunmak imkânsız. Bu nedenle, hem Gülistan Doku dosyasının hem de çözülmesi vaat edilen diğer dosyaların yeniden ele alınacak olmasının, Adalet Bakanı’nın ya da genel olarak hükümetin imajını düzeltmeye yönelik olduğu yönündeki algı ağır basıyor.
Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.





























Yorum Yazın