Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının toplumsal hafızadaki en travmatik hadiselerden birine işaret ettiğini hissediyorum. Her defasında bu müşterek alanda hissedilenlerin dile getirilmesine imkan tanımayan dışlayıcı bir şiddetle karşılaştığımı...
Bunun nedeni yalnızca bu mekanın her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesi, ya da iktidarın polislerle, bariyerlerle yaptığı güç gösterisi değil.
Belki de Taksim’in kafeslenmesinin, yani görünenin arkasında başka bir sır var: Birlikte yaşama deneyiminin, hukukun iptal edildiğini gizlemek.
Atatürk’ün davetiyle 1936 yılında İstanbul’a gelip 19. yüzyılın dönüştürdüğü Pera ile yeni semt, Şişli arasında kalan bu boşluğu şehrin müşterek bir kamusal alanına dönüştürmeyi akıl eden Paris’in baş plancısı Henri Prost’un hiç süphesiz öngördüğü kamusal alan kavramı bu değildi. Dahası İkinci Mahmut’tan günümüze, devlet iktidarını paylaşan aktörlerin modernleşme sürecinden ve kamusal alan kavramından anladıkları da.
Taksim Meydanı rejimin ürkütücü bir sırrını gizliyor.
İşte bu ürkütücü sırrın ortaya çıkmaması için onu kafesler içine almak, gösterilere kapatmak, onun kamusal varlığını her 1 Mayıs’ta iptal etmek gerekiyor.
Peki diyeceksiniz, bu kadar apaçık olan, herkesin bildiği bir şey, bu kadar tanıklıklara rağmen nasıl oluyor da bir sır olarak kalabiliyor? Yalnızca asfalt, beton ve granit kaplamalardan -ve biraz da yeşilliklerden- oluşan bir meydan bu kadar ağır yükü nasıl sırtında taşıyabiliyor?
Bu soruyu da ancak bir soruyla cevaplamaya çalışabilirim: Herkesin bildiği bir şey bir sır olarak kalabilir mi?
Bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor
Taksim Meydanı ilan edilmemiş bir savaş alanı. Sınıfsal çelişkilerin kültürel denilen karşıtlıklarla, çatışmalarla perdelendiği.
İşte herkesin bildiği, ama bilmezden geldiği, yani üzerinde anlaştığı bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor.
Aslında bu sırrı herkes biliyor ve hiç yeni bir şey değil. 28 Şubat Süreci, Taksim Meydanı’nın ilan edilmemiş bir savaş alanı, hatta bu savaşın en önemli cephe hattı olduğunu gösterdi. Nitekim farklı bir kamusallık biçimini mucizevi bir şekilde ortaya koyan, barışın nasıl gerçekleşebileceğini dünya aleme gösteren Gezi de ancak taraflar arasında örtük bir anlaşma ile çatışma alanına taşınarak, onlarca gencin öldürülmesiyle, yüzlerce kişinin sakat kalmaları, yaralanmalarıyla imha edilebildi.
Öyle değli mi? Ta 31 Mart Vakası’nda yığılı infaz edilmiş askerlerin cesetlerden dolayı Veba Hastanesi (bugünkü Fransız Başkonsolosluğu) binasının kapısından çıkıp Taksim Topçu Kışlası’nın ötesindeki kiliseye dua etmeye gitmeye çalışan Katolik rahibelerin tanıklıklarındaki gibi. 1977 1 Mayıs’ında kurşunlara hedef olan, kalabalığın üzerine dalan panzerin altında ezilen, Kazancı yokuşunun başında park etmiş kamyonun bulunduğu yerde sıkışarak can veren insanların çığlıkları gibi... Bu çığlıkları bugün hala duymamanın imkanı var mı? Ne yazık ki gerçek bir tanıklık imkansız. O çaresiz insanların neler yaşadıklarını ancak hissetmeye çalışıyoruz. Ama ona da izin verilmiyor.
İşte bu şekilde 1 Mayıs’lar ehlileştirilmiş, siyasal kamusal alan da sınıf çelişkilerini ve sistemi sorgulama kabiliyetini yitirmiş oluyor.
Apaçık olan bir şeyin nasıl bir sırra dönüştüğüne gelince. Zannedersem bunun hakkında yeterince ipucu verdim. Kültürle!
Yakından tanıdığımızı zannettiğimiz kültürel karşıtlıklarla.
Ulus-devletin kültürel kamusal alanı ne kadar seküler?
Kültür, sanat, mimarlık... falan derken kimi zaman devletin resmi kamusal alanına nasıl dahil olduğumuzu zannedersem pek fark etmiyoruz. Masum gözüken bir sanat uğraşı, hakim olan bir mimarlık anlayışı gibi gözüken bir akımın kamu sahasını, müşterek alanı çitleyerek bir imtiyaz alanına dönüştürdüğünü fark etmiyor olabiliyoruz. Çoğu zaman da kimlerin nasıl silindiğini, yok sayıldığını, kimlerin nasıl öne çıkarıldığını anlamıyor ve hatırlamıyor olabiliyoruz.
Bu durumda “modern” denilen zamanların hakikat sınıfları olarak, resmi kamusal alanın inşasında kültürün (ya da mimarlığın, sanatın) nasıl bir oynadığını bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Ne de olsa müşterek alanlarla ilgili meseleler iktidarları ve siyasal tercihleri ilgilendiriyor.
Buna modernliği okuma kılavuzundan mahrum kalmak da denebilir. Çünkü bu kılavuz olamadan neo-klasik dünyanın içine hapsolmamak mümkün değil. Oysa modern devletin en temel ideolojik aygıtı olarak kültür bu çelişkiyi karşıtlıklarla, düşmanlıklarla, çatışmalarla maskeliyor.
“Klasik” olarak nitelenen dönemde görünen o ki, din kurumları bu rolü üstlenmişti. Modern denilen devlette kültür sınıfsal çelişkileri karşıtlıklarla gizlemeye yarayan bir ideolojik aygıt halini alıyor. Kültür kimin içeri alınacağı, kimin dışarıda kalacağını belirleyen bir mücadelenin de alanı olabiliyor.
Mimarlığın (kültürün) sıradanlığı zannedersem biraz böyle bir şey
İşte bu yüzden her dönem bu meydanı bir tiyatro sahnesi gibi yeniden tasarlamakla görevlendirilen plancılar ve mimarlar bu sırrı bildikleri için olmalı, bütün bunlardan habersizmiş gibi yaparak ulaşım, yer kaplamaları, yeşilliklerin yeniden düzenlenmesi gibi işlerle uğraşıyorlar.
Sanki olan bitenlerle, yaşananlarla ilgisizmiş gibi. Böylece imtiyaz sahipleri bu müstesna kamusal alanın asıl sahibi olana itaat içinde tanımlıyorlar. Tipik bir şekilde bu imtiyaz sistemi devletle sekülerleşmemiş kamusal alandaki kültür eliti arasındaki bir mutabakatla oluşuyor. Failler olarak daima iktidarlar gösteriliyor. Kamusal alanda yer alan kültür sanki bir teslimiyet alanı. Kamu gücünü ve imtiyazlarını kullananlar iktidarın arkasına saklanıyor.
Görevini yap, güç ve imtiyaz sahibi ol! “Mimarlığın (ya da kültürün) sıradanlığı” zannedersem biraz böyle bir şey.
Modernleşme sürecinde Rum toplumunun seçkinlerinin yerleştiği Sıraselviler’deki büyük Aya Triada Kilisesi’nin Tophane’deki Nusretiye Camii gibi bu resmi temsil sahnesinin başat ögesi olma, meydana yukarıdan bakma niyeti falan yok.
Meydan kilise inşa edildikten çok sonra, bir takım binaların yıkımıyla açılıyor. Meydanla arasına özenle konmuş olan ve üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan reklam panolarının -kilisenin böyle bir niyeti olmasa da- devlet tarafından alınmış bir tedbir olduğunu tahmin etmek zor değil.
Meydandaki Cumhuriyet Anıtı ise bu açıdan anlamlı olabilecek başka küçük bir ipucu veriyor: Anıtın tasarımını yapıtlarıyla Cumhuriyet’in kuruluş safhasında izler bırakan heykeltraş, ressam Pietro Canonica, çevre düzenini de mimar Giulo Mongeri yapmış.
Anıt 1929’da tamamlandığında elbette ki çevresinde henüz meydan falan yok. Neo-klasik ya da “oryantalist” tarzda diyebileceğimiz bir tarzda. Yani ulus-devletin yeni kültür eliti henüz eskisini silmemiş. Bilindiği gibi modernist ve arınmacı “İkinci Milli” işte bir siyasal ve kültürel bir program olarak 2. Dünya Savaşı öncesinde bu Osmanlıcı, “Birinci Milli” adı verilen akımı tasfiye ediyor.
Azınlıklardan toplanan paralarla gerçekleştirilen, aynı zamanda İstanbul’un Ankara’ya itaatini sergileyen bu müstesna anıt aynı zamanda ilginç bir şekilde bastırılmış olanı, ya da devletin resmi kamusal alanı içindeki bir rekabetin izlerini farkında olmadan geleceğe taşıyan bir haberci değil mi?
Çok milletli sistemin yerini “düşmanlık hukuku”nun alması
Sanat ve mimarlık tarihinde “Birinci Milli” adı verilen Yeni-Osmanlıcı akım ile onu tasfiye etmeye çalışan “İkinci Milli” akımın bire bir karşılıklarını siyasette de görmek mümkün.
Milli akımlardan birincisi, yani “Osmanlıcılık” devlet içinde kısmen de olsa bastırılmış bir dip akıntı olmaktan çıkıp, devletin resmi kamusal temsil sahnesinde boy gösterince çoğu devlet ve siyaset eliti zannedersem o güne kadar pek alışık olmadıkları bir şeyle karşılaştıkları için şaşırıyorlar. Kamu gücü ile elde ettikleri imtiyazlarının terk etmeye, paylaşmaya pek razı olmadıkları ortaya çıkıyor. Bu defa milli akımlar ve soylulaştırma dinamikleri birbirleriyle kapışıyorlar.
Oysa geçmişte böyle bir sorun olmamıştı. Sorun daha başta inkar edilecek yöntemlerle, şiddetle ortadan kaldırılmıştı. Bu topraklarda yaşayan Müslüman olmayanlar şiddet kullanılarak ya dışarıda bırakılmışlardı, ya da yok edilmişlerdi.
Bu açıdan Osmanlı Modernleşmesi denilen dönüşüm Avrupa’dakiler gibi tipik bir ulus-devlet değil, çok milletli bir sistemin inşası gibi. Avrupa ulus-devletleri, bütün felsefi çabalara rağmen ancak büyük belalar, acılar ve savaşlar yaşadıktan sonra kimi zamanlarda bunun farkına varıyorlar. Avrupa Birliği’nin temelinde daha çok böyle bir farkındalık var. Bu nedenle hukuk sistemleri de birleşiyor. Buna karşılık Can Yücel’in konferansında işaret ettiği gibi Türkiye modern bir ulus-devlet olduğunu kimi zaman hatırlıyor, kimi zaman da unutuyor. Açıkça söylemek gerekirse bu konuda kararsız. Ama bu kararsızlık sanıldığı gibi yalnızca siyasetçilerde değil. Hatta devlet gücünü kullanan, ideolojik yeniden üretimini gerçekleştiren bürokratlar, kültür seçkinleri, mimarlar, sanatçılar, sesi çıkan “sivil toplum” kendi imtiyazlarını kaybetmemek için daha dirençli. Siyasetçiler zaman zaman “kararsız” gibi gözükseler bile onlar bu rejimi sürdürmekte daha kararlılar.
ABD Elçisi Tom Barrack’ın bu coğrafyada modernleşme sürecinde “empatiye sahip olan monarşilerin daha iyi ve elverişli yaşam koşulları sundukları” tezi zannedersem bu gözleme dayanıyor.
Sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?
Eğitimle bu sembolik sınıfa dahil olan bürokratlar ve devletin yeni seçkinleri içine doğdukları bu milli iktidar sistemini bir taraftan keyfi bir şekilde kullanırken bir taraftan da eskisinin sanki devamıymış gibi gösteriyorlar. Hatta belki eskisinden daha sahici ve kendilerine ait bir öze sahip bir geçmiş olarak inşa etmeye çalışıyorlar.
İşte Osmanlılılığın yeniden icadı böyle bir şey. Ama devletin tepesinde dursa da, yalnızca o mu? Yalnızca bu coğrafyada yaşayan toplulukların iktidar aygıtıyla, modernleşme süreçleriyle haşır neşir olan bir bölümü değil, birbirine benzeyen ilişkilerle müşterek alanlarını modern kamusal alanlarına dönüştüren bütün topluluklarda kültür benzer bir rol oynuyor.
Bunun bir nedeni de bağımsız bir kültür sahasının bulunmayışı. Kültür alanında yer alan aktörler kamu sahasını birbirlerine kapatarak kendi imtiyazlı konumlarını sürdürmeyi tercih ediyorlar. 2005’de siyasette heyecan yarattığı söylenebilecek Avrupa Birliği adaylığı konusundaki en büyük engeli de bu oluşturuyor. Çünkü kapsayıcı, seküler bir kamusal alan yaratmak yerine sekülerliği de bir tarz, bir yaşam biçimi gibi göstermek bu imtiyazcı seçkinlerin işine geliyor. Modernlik ve sekülerleşme bir devlet ideolojisine, bir stil paradigmasına dönüştürülüyor. Kamu gücünü kullanan resmi kültür eliti imtiyazlarını muhafaza etmek için içine doğduğu bu kamusal alanın dışlayıcı olmasını, hatta şiddet yaratmasını sorun etmiyor.
Bu da ulus-devletin her ne kadar seküler bir kamu modelinden ilham alsa da öyle olmadığını gösteriyor.
Bu nedenle kültürün devletin ideolojik bir yeniden üretim alanı olma halinden ya da Neo-klasik denebilecek bir dünyadan bir türlü çıkılamıyor. Çünkü demokratik rejimlerin temelini oluşturan kültürel alanın resmi alandan bağımsızlaşması, yani sekülerleşme zaman zaman bir takım pırıltıları ortaya çıksa da bir türlü mümkün olamıyor. Çünkü modernlik de sermayenin hayırseverlik alanına, sanat müzelerine, kurumlarına izole edilerek, kamusal alanla teması engelleniyor.
Bugün olan bitenlerle ilgili “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” veya “darbe rejimi” gibi kavramlar kullanılırken iktidar gücünü kullananların bir temsil sahnesi olan Taksim için de bir başka tür tarih okumasına ihtiyaç yok mu? Bu travmatik izlerin bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla, sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle açığa çıkarılması neden düşünülmesin?
Bütün bu olan bitenlerin üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?




































Yorum Yazın