Bu cumartesi yazısında hiç sanat sepet, popüler kültür, şu bu hakkında yazma mecalim yok.
Dün çok sevdiğim ilahiyatçı yazar Mustafa Öztürk’ün bir videosunu izledim.[1] Ahlakın göreliliği hakkında bir video üzerineydi. Daha doğrusu ahlaki standartların olmaması üzerine. Öztürk videoda, ahlaki değere sahip olmama değil ancak toplumların, özellikle Türkiye toplumunun ahlaki standardının nasıl giderek düştüğünü ya da yok olduğunu anlatıyordu.
Öztürk, videonun sonunda ise Epstein olaylarına değinerek, Epstein’ın çemberinde de olan Trump’ı zikretmiş ve şunları demişti: “Trump’ın ta içinde yer aldığı böyle bir şarlatan, zevzek ve ahlaksıza şu dünyanın teslim edildiği aklıma gelince canıma kıyasım dahi geliyor, şöyle şerefsiz bir dünyada yaşamayı zul addettiğim için, böyle bir zevzeğin elinde dünya oyuncak haline geldi.”
Öztürk hoca her zamanki gibi benim duygularıma tercüman oldu ben de buradan bir şeyler yazayım dedim.
Öncelikle şu ahlak vurgusunu bir aradan çıkaralım, ahlakın göreli olduğuna inandığım için değil; birilerinin ötekine kıyasla daha üstün gördüğü subjektif hiçbir değeri ölçemeyeceğimiz için. Priamos Agamemnon’dan Hektor’un cesedini isterken “sen ne kadar kan döksen de bir asilsin” der. Allah her zaman Hubal’den üstündür çünkü o müşriklerin tanrısıdır, İsa’dan önce Zeus ve Horus vardı ama onları yarıştıracak kimse kalmayınca yarış kaybedildi.
Değerlerin rekabet etmesi tarih boyunca bu enteresan sembolik dünyaya teslim edilen bir anlayışa dayanmıştır. Esasında rekabet etmesinde pek bir sorun da yoktu belki de; Eski Yunanlılar rekabeti severlerdi. Filanca ulusun falanca ulustan farkı başka hepsinin bir değere vurgu yapmasıydı. Zamanında bunlarda bir hakikat payı olsa da sonra modernizmle birlikte stereotipe dönüşmesi çok hızlı oldu.
Sonra şu söyleyeceğim duruma evrildi; tüm bunların hepsi aşiret, ulus, kan bağı, milli bağlar olarak veya Durkheim’ın koyduğu adla toplumsal dayanışma türleri içerisinde kendi ahlaki bağlarını oluşturdular.
Haliyle Yahudi’nin ahlakı, Müslümanın ahlakı, Hristiyanın ahlakı, neo-liberal ahlak, kapitalist ve komünist ahlak gibi nur topu ahlaki yapılarımız doğdu. Bunların bir kısmını Weber gibileri işaret etmişti; sonra Adorno gibiler de üzerinde durdular ama bunlar konumuz değil.
Nietzsche, Kant’ı farklı okuyarak bunların üzerinden geçti; tüm bu ahlaki yapılar kendilerinde ve kendileri için toplumsal faydanın gözetilmesinden öteye gitmeyen, kapalı devre yapılardı. “Öldürmeyeceksin”, “Yahwe’den başka tanrılara put yapmayacaksın”, “zina etmeyeceksin”, “komşunun malına namusuna göz dikmeyeceksin” gibi emirler, deyim yerindeyse kapalı devre ahlaki önermelerdi. Bir geçerlilikleri yoktu. Kölelik Tevrat’a göre yasaktı ancak bir Yahudi’nin köle almasında sakınca yoktu. Faiz de öyle.
İslam tarihi benzer onlarca örnekle doluydu. Müslümanın malı haramdır. Ancak başkasının karısı dahi savaşta helaldir. Müslüman olmayan ancak köle ya da mülhed olabilir , dolayısıyla onun yaşam hakkı sınırlıdır ya da hiç yoktur.
Hristiyanlık bunlardan farklı değildir. Endülüs’te yaptıkları, engizisyon ve haçlı seferleri ile sonraki dönemde tarihin en organize kötülüklerinden birisi olan köle ticareti -ayrıca Hristiyanlık tarafından yine tasdik edilmiştir- bu dinin karanlık tarihinden sadece ufak kesitlerdir.
Nietzsche bu konuda gözümüzü açmıştır. Ahlak birisine mal edildikten sonra anlamını yitirir. Ki kaçınılmaz olarak mal edilecektir.
Dinler ahlak konusunda sınıfta kalmıştır. Kilisenin pedofili konusundaki sicili, İsraillilerin Filistin’de yaptıkları ve Yezidi kadınları seks kölesi yapan İslami terörizm. Bu organize yapılardan dünyaya hayır gelmeyeceği gibi kötülük ve çürümeden başka bir şey gelemez.
Çünkü hepsi nasıl ibadetin merkezi olan bir yapıyı vazederken Tanrı gibi kavramı dört duvar arasına almaktan kurtulamıyorlarsa, ahlak konusunda da benzeri söz konusudur; Arthur C. Clarke’ın dediği gibi, “ahlak dinler tarafından kaçırılmıştır”.
Dinlerin artık ahlakın dayanağı olamayacak kadar zayıfladığı, tanrının öldüğü bir dünyada bize ne gibi bir ahlaki pusula gerekir? Stoacılar mı? Schopenhauer mi? Spinoza mı? Bilim mi? Buna benim kesin bir cevabım yok ancak şunu söyleyebilirim. Wittgenstein’ın tutumunu uygulayabiliriz; genelleme yoluyla ulaşılan bir yanlış biraz doğru bile içerse ondan kaçın. Çünkü böyle bir ontolojinin içerisinde onlarca yanlış önerme vardır.
Ahlak ile ilgili önermelerde de bu genellemelerden kaçınmamız mümkündür; ki böylece pratik olarak kendi varlığımızda adaleti ve pratik ahlakı uygularken esnek ama aynı zamanda ilkeli olabilelim. Ne kadar az şey söylersek o kadar iyidir.
Çünkü ahlakla ilgili çoğu varsayım fayda engeline takılmaktadır; bir böbreği dünyaya katkı yapma ihtimali çok yüksek olan bir dâhiye mi yoksa bir çocuğa mı bağışlarsın? Elinde belirli bir miktar parayı çok iyi eğitim alarak dünyaya fayda getiren bir grup çocuğun eğitimi için mi yoksa Afrika’da fakir bir kabileyi doyurmak için mi harcarsın? Vasatın altında bir anne mi çocuğun velayetini almalı, o çocuğu yetiştirmek için yeterli ekonomik durumu olan ama sevgi vermesi zor bir baba mı?
Tüm bunların kesin bir cevabını vermek imkansızdır. Her toplum kendi cevabını vermiştir.
Ancak öyle bir yere geldik ki artık bir şey söylemek, bağırıp çağırmak bir anarşi eyleminde bulunmak ile tamamen mağaramıza çekilmek arasında bir seçime yönelmek arasında kalıyoruz.
Peki bağırıp çağırmamız gereken gerçek ne? Aklını emanete vermiş bir dünyadayız ve bu beni açıkçası çıldırtıyor. Aklımızı vasata yorarak bile varacağımız nice mantıklı sonuç varken gerçekten de adasında pedofili yapan bir insanla eğlence yapmış bir adama mı emanet?
Türkiye için de aynı soruyu sorabiliriz. Bu, “ben bu mevki, makamda olmayı hak ediyorum bunun ne işi var?” sorusu değil. Emanet ettiğimiz insanlara bakıyorum. Gerçekten şu bakanlara, bürokratlara bakıyorum. Bir insanın bakışlarındaki boşluk yetiyor. Ressam Élisabeth Vigée Le Brun’u ya da Emily Dickinson’ı bilmesi gerekmiyor, mühim değil. Önemli olan her şeyi yapabilecek o kör, balık gözler.
O gözlerdeki boşluk…Tanrım çok korkunç. Beni bu aptallık deli ediyor ve bir çıkış bulamıyorum.
Yıllar önce söylediğim şeyi burada yazıyorum, kahvehanede sohbet etmek istemeyeceğiniz insanları başımıza getirdik. Evimize sokmak istemeyeceğimiz insanları. Bunları söylerken çok genç ve aptaldım ve gençliğim hariç hala bir şey değişmedi.
Dünya kimlere emanet? Çocuğunuzu bir on dakika bile baş başa bırakmayacağınız, 200 TL borç vermeyeceğiniz ya da almayacağınız, evinize misafir ağırlamayacağınız insanlara emanet. Siyaset biliminin derin konularına girmeden verebileceğim tek cevap bu.
Aklıma başka bir şey gelmiyor, bu yazı için de böyle özür diliyorum.
[1][1] https://www.youtube.com/watch?v=hprDJ47YCEw





























Yorum Yazın