"Bu tür eylemler gerçekten kimi hedef aldı; Devleti mi, yoksa Kürtleri mi?" Bu soru, yalnızca tekil bir olayın değil, Türkiye’de yıllardır tekrar eden bir siyasal çıkmazın merkezinde duruyor. Çünkü semboller üzerinden yürütülen her siyaset, niyetlerinden bağımsız olarak sonuçlarıyla değerlendirilmek zorundadır. Ve bu sonuçlara bakıldığında görünen tablo nettir: Bayrak yakmak gibi sembolik şiddet içeren eylemler devleti zayıflatmadı; aksine, Kürtlerin yıllardır verdiği hak mücadelesini daha kırılgan, daha savunmasız ve daha kolay hedef alınabilir hâle getirdi.
Devletler sembollerle yıkılmaz. Devlet aygıtları; güvenlik bürokrasileri, hukuk sistemleri ve iktidar mekanizmaları bir bayrağın yanmasıyla sarsılmaz. Ancak toplumsal algı, kamuoyu ve siyasal meşruiyet bu tür eylemlerden doğrudan etkilenir. Sorun tam da burada başlar. Çünkü bayrak yakma eylemi, hedef aldığı iddia edilen devlete değil; doğrudan toplumun tamamına yönelmiş bir mesaj üretir. Bu mesaj, iktidarla sınırlı kalmaz; sıradan yurttaşları da içine alan bir aidiyet saldırısı olarak algılanır.
Bu noktada eylemin niyetinden çok, nasıl okunduğu belirleyici hâle gelir. Siyaset yalnızca eylemi yapanın ne söylediğiyle değil, toplumun o eylemi nasıl anlamlandırdığıyla şekillenir. Bayrak yakmak, Kürtlerin yıllardır dile getirdiği eşitlik, adalet ve özgürlük taleplerini görünür kılmaz; aksine bu taleplerin önüne geçer. Tartışma haklardan çıkar, sembollere sıkışır. Böylece Kürt meselesi bir kez daha demokratik bir sorun olmaktan çıkarılıp, duygusal ve güvenlikçi bir çerçeveye hapsedilir.
Kürtlerin mücadelesi tarihsel olarak hak temelli bir zemine dayanır. Dil, kültür, siyasal temsil ve eşit yurttaşlık talepleri evrensel hukuk ve insan hakları çerçevesinde meşrudur. Ancak sembolik şiddet içeren eylemler, bu meşruiyet zeminini zedeler. Mücadeleyi haklı taleplerden koparıp, kimlikler arası bir gerilim alanına iter. Bu da Kürtlerin yıllardır inşa etmeye çalıştığı siyasal dilin zayıflamasına neden olur.
Bu tür eylemler devlete zarar vermek bir yana, devleti rahatlatır. Çünkü devlet, semboller üzerinden yükselen her gerilimi kendi lehine çevirmekte son derece beceriklidir. Hak talepleri, bir anda “beka”, “tehdit” ve “güvenlik” söylemleriyle bastırılır. Siyaset alanı daraltılır, tartışma güvenlik başlığı altında kilitlenir. Bayrak yakan bir görüntü, devletin eline güçlü bir propaganda aracı sunar ve sert politikaların meşrulaştırılmasını kolaylaştırır.
Bu noktada ortaya çıkan tablo şudur: Devlet yerinde durur, hatta güçlenir; Kürtlerin mücadelesi ise zemin kaybeder. Çünkü devletin ihtiyaç duyduğu şey tam da budur: Hak taleplerinin konuşulmadığı, sembollerin konuşulduğu bir ortam. Böyle bir ortamda devlet hesap vermek zorunda kalmaz; aksine, baskıcı politikalarını “toplumsal hassasiyet” gerekçesiyle savunur.
Bu tür eylemler Kürt toplumunun kendi içindeki çoğulluğu da görünmez kılar. Kürtler tek tip bir siyasal özne değildir. Farklı ideolojiler, farklı yöntemler ve farklı gelecek tasavvurları vardır. Ancak sembolik şiddet içeren eylemler, bu çoğulluğu siler ve tüm Kürtleri tek bir görüntüye indirger. Bu indirgeme, Kürtlerin sesini güçlendirmez; tam tersine daraltır. Mücadele Kürtlerin talepleri etrafında değil, bir eylem biçiminin yarattığı tepki etrafında döner.
Toplumsal düzeyde de benzer bir kopuş yaşanır. Kürtlerle Türkiye toplumunun geri kalanı arasındaki empati ve dayanışma ihtimali zayıflar. Oysa Kürt meselesi, yalnızca Kürtlerin değil; Türkiye’nin demokratikleşme meselesidir. Bu meselenin çözümü, toplumlar arası mesafeyi artırarak değil; ortak bir siyasal dil kurarak mümkündür. Sembol yakmak bu dili kurmaz; aksine mevcut kopuşları derinleştirir.
Uluslararası kamuoyu açısından da tablo benzerdir. Hak ihlalleri, baskılar ve eşitsizlikler uluslararası alanda destek ve dayanışma üretebilir. Ancak sembolik şiddet içeren eylemler bu desteği zayıflatır. Mücadele, hak ihlalleri üzerinden değil; “radikal görüntüler” üzerinden okunur. Bu da Kürtlerin uluslararası meşruiyetini güçlendirmek yerine tartışmalı hâle getirir.
Bu nedenle asıl sorulması gereken şudur: Bu eylemler kime yarıyor? Devleti mi zorluyor, yoksa devletin elini mi güçlendiriyor? Kürtlerin taleplerini mi görünür kılıyor, yoksa bu taleplerin üzerini mi örtüyor? Bugüne kadar yaşanan deneyim, bu tür eylemlerin devleti zayıflatmadığını; aksine devletin güvenlikçi reflekslerini beslediğini gösteriyor.
Devlete zarar vermeyen ama Kürtlerin mücadelesine zarar veren her eylem hem stratejik hem de siyasal olarak sorunludur. Hak arayışı, sembolik şiddetle değil; siyasal akılla, meşruiyetle ve toplumsal ittifaklarla güçlenir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey bir direniş değil; devletin işine yarayan bir kriz olur.
Sonuç olarak bu tür eylemler devleti sarsmadı. Devlet ayakta. Ama Kürtlerin haklı mücadelesi bu eylemler nedeniyle gölgeleniyor. Asıl zarar burada ortaya çıkıyor. Eğer gerçekten özgürlük, eşitlik ve onurlu bir yaşam hedefleniyorsa, kullanılan yöntemlerin de bu hedefle uyumlu olması gerekir. Aksi hâlde niyet ne olursa olsun, sonuç Kürtlerin aleyhine, devletin lehine işler.




























Yorum Yazın