Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.
Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.
Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?
Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.
Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.
Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.
Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.
Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.
Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.
Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.
Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.
Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.
Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.
Uzun erimde…
Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.
Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.
Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.
Hangi kitapları?
Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”
Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.
Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.
Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.
Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.
Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.
Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.
Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.
Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.
O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?
Devlerin sayesinde
Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.
Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.
O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.
Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.
Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.































Yorum Yazın