ABD ile İsrail’in 28 Şubat sabahı İran’a karşı başlattığı geniş ölçekli hava operasyonu, Ortadoğu siyasetinde uzun süredir biriken gerilimlerin patlama anı olarak okunmalı. Bu hamle, bir “nokta atışı” operasyonu veya klasik bir caydırıcılık gösterisi sınırlarını aşıyor. Aksine hem Washington’un hem Tel Aviv’in İran dosyasını artık yönetilebilir bir kriz formatından çıkardığını gösteriyor. Ertelendikçe maliyeti artan bir güvenlik tehdidi algısı devreye girmiş durumda. Şunu açıkça görmek lazım. Bugün yaşananlar önümüzdeki yılların bölgesel mimarisinin de habercisi.
Sahada ortaya çıkan ilk tablo, operasyonun İran’ın füze kapasitesini, hava üslerini ve komuta-kontrol ağını felç etmeyi amaçlayan bir “rejim baskılama” konseptiyle kurgulandığını kanıtlıyor. Tahran merkezinde ve bazı kritik askeri-siyasi bölgelerde duyulan patlamalar, İran hava savunmasının devreye alınması, İsrail tarafında sirenlerin çalması ve olağanüstü güvenlik önlemleri, meselenin birkaç saatlik sınırlı bir hava harekâtından çok daha fazlası olduğunu anlatıyor.
ABD Başkanı Trump’ın operasyonu “muazzam ve devam eden” bir kampanya olarak duyurması hem iç kamuoyuna hem İran’a uzun süreli bir baskı stratejisi mesajı veriyor. Günün ilerleyen saatlerinde İran’ın da hem İsrail’e hem bölgedeki ABD üslerine yönelik balistik füze ve İHA saldırılarıyla karşılık vermesi, krizi karşılıklı vur‑kaç ve misilleme döngüsüne dayalı bir savaşa dönüştürdü.
Burada kilit nokta şurada yatıyor: Savaşın ilk saatlerindeki askeri fotoğraf, asıl hedefin Tahran’ın hareket alanını daraltmak ve rejimi kendi içinde baskı altına almak olduğunu ele veriyor.
Bu çerçevede Körfez coğrafyasından gelen sarsıntı ve patlama haberleri de oldukça dikkat çekici. BAE, Kuveyt ve Bahreyn gibi ülkelerde hissedilen etkiler, operasyonun yalnızca İran topraklarıyla sınırlı kalmayabileceğine işaret ediyor. En azından İran’ın muhtemel misillemeleri üzerinden bu ülkelerin fiilen savaşın coğrafyasına çekilme riski bulunuyor.
Üstelik bu askeri tırmanma, diplomasi takvimiyle neredeyse ironik bir paralellik içinde ilerliyor. 2025 haziranında Muskat’ta süren nükleer görüşmelerin yeni turu için tarih verilirken 13 haziranda başlayan İsrail-ABD saldırıları süreci fiilen askıya almıştı. Bu defa da Cenevre’de “ilerleme var” açıklamaları yapılırken Viyana’daki teknik tur beklenmeden 28 Şubat’ta hava saldırıları devreye sokuldu. Yani Ortadoğu’da müzakere masası ile bombardıman birbirlerinin alternatifi olmak yerine giderek aynı stratejinin ardışık halkalarına dönüşen iki araç haline geliyor.
Washington ve Tel Aviv’in Hesabı
Washington cephesinde bu savaş, İran dosyasını tamamen kapatmayı hedeflemiyor. Daha ziyade meseleyi yeni bir çerçeveye oturtmak amacı taşıyor. Trump yönetimi, İran’ın balistik füze programı, bölgesel vekil ağları ve nükleer faaliyetlerini pazarlık konusu yapılacak “basınç kartları” statüsünden çıkarıyor. Bunları doğrudan askeri baskıyla geriletilecek bir tehdit paketi olarak ele alıyor.
İçeride seçim döngüsü, dışarıda “zayıf görünmeme” kaygısı, diplomasi alanı daraldıkça askeri seçeneği çok daha çekici kılıyor. Burada şu ayrımın altını çizmekte fayda var: Bu tür operasyonlar sadece bir dış politika kararı değil, iç politikaya oynanan, liderlik ve kararlılık gösterisi olarak da pazarlanan hamlelerdir.
İsrail açısından tablo daha katmanlı bir yapı arz ediyor. Birincisi, İran’ın füze ve İHA kapasitesi ile Hizbullah ve diğer vekiller üzerinden İsrail topraklarına yönelen tehdit, Tel Aviv’in güvenlik algısında geciktikçe ağırlaşacak bir risk olarak kodlanıyor. Karar alıcılar bu yüzden bugünkü adımı önleyici bir hamleden ziyade, gecikmiş bir zorunlu müdahale şeklinde sunuyor.
İkincisi, Gazze ve Lübnan dosyalarında ciddi bir yıpranma yaşayan İsrail caydırıcılığı, İran’a indirilecek topyekûn bir darbeyle içeride ve bölgede yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Üçüncüsü, Körfez monarşilerinin İran korkusu, İsrail için sessizce derinleşen güvenlik ve istihbarat işbirliklerini daha görünür ve kalıcı bir ittifaka dönüştürmek adına önemli bir fırsat penceresi yaratıyor.
Ancak bu stratejik hesabın çok ciddi riskleri var. İran’ın asimetrik misillemeleriyle Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz üzerinden enerji hatlarının hedef alınması muhtemel görünüyor. Lübnan, Irak ve Suriye hattındaki milis ağlarının devreye sokulması, ABD ve İsrail’i istemedikleri ölçüde geniş cepheli bir savaşa sürükleyebilir. Dahası, baskı dozunun artması halinde Tahran’daki rejimin kırılganlaşması, kontrol edilebilir zayıf bir İran üretmek yerine iç savaş ve parçalanma sarmalına sürüklenen bir ülke yaratma potansiyeli taşıyor. Böyle bir senaryo uzun vadede hem bölge hem küresel ekonomi için katbekat daha maliyetli sonuçlar doğuracaktır.
Burada İran’ın ne yapabileceği ile ne yapmasının rasyonel olduğu arasındaki farkı iyi okumak gerekiyor. Tahran teorik olarak İsrail’e yoğun bir füze saldırısı, Körfez’de geniş çaplı enerji sabotajı veya ABD üslerine koordineli saldırılar başlatabilir. Nitekim daha önceki krizlerde bu tür senaryolar ciddi biçimde tartışılmıştı.
Tahran’ın Önünde Açık Olan Yollar
İran cephesinden bakıldığında, saldırının ilk siyasal sonucu, rejimin bunu ulusun bekasına yönelmiş bir dış tehdit olarak kodlayarak içeride saf sıklaştırma çabasını hızlandırması olacaktır. Böyle kriz dönemlerinde rejimler ideolojik söylemi sertleştirerek muhalefeti içeriden işbirlikçi konumuna sıkıştırmaya yönelir. Güvenlikçi dili normalleştirmek ve toplumu direniş etrafında seferber etmek standart bir reflekstir. Tahran’ın siyasi kültürü ve kriz yönetim pratiği bu tutumu fazlasıyla besleyen bir zemin sunuyor.
İran’ın ilk füze ve İHA dalgasıyla sahaya koyduğu misillemenin bundan sonra nasıl evrileceği asıl kritik soru halini aldı. İlk dalga sonrası İran karar alıcılarının önünde üçlü bir yol ayrımı duruyor. Birincisi, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen hattındaki vekil aktörler üzerinden uzun oyuna odaklanmak. Yoğunluğu değişken ama sürekliliği olan asimetrik saldırılarla ABD ve İsrail’in maliyetini zaman içine yaymak.
İkincisi, Körfez’de tanker ve enerji altyapısına dönük sınırlı fakat yüksek sembolik değere sahip eylemlerle küresel piyasaları hedef almak. Bu hamle, doğrudan Washington’la savaşmadan, ABD’nin müttefikleri üzerinden ciddi bir ekonomik baskı üretme imkânı tanır. Üçüncüsü ise nükleer programda radikal bir hızlanmaya giderek fiilen nükleer devlet statüsünü görünür şekilde sahiplenmek. Yani, kriz ilerledikçe nükleer kartı masaya çok daha somut biçimde koymak.
Burada İran’ın ne yapabileceği ile ne yapmasının rasyonel olduğu arasındaki farkı iyi okumak gerekiyor. Tahran teorik olarak İsrail’e yoğun bir füze saldırısı, Körfez’de geniş çaplı enerji sabotajı veya ABD üslerine koordineli saldırılar başlatabilir. Nitekim daha önceki krizlerde bu tür senaryolar ciddi biçimde tartışılmıştı.
Pekin ve Moskova’nın diplomatik kanallar üzerinden Tahran’a dozu kontrol etme yönünde mesajlar ilettiği basına yansımıştı. Fakat rejim karar alıcıları açısından sürdürülebilir olan adım, kısa vadeli öfke patlamasından ziyade kontrollü tırmanma yoluyla karşı tarafın maliyetini sistematik biçimde artırmak olacaktır. İran’ın geçmiş krizlerde benimsediği model, misillemeyi zamana yaymak, coğrafyayı genişletmek ama ölçeği kontrollü tutmak yönündeydi. Bugün de benzer bir ölçülü sertlik hattı rejim açısından en rasyonel seçenek olarak beliriyor.
Bir de İran için kesin kayıp getirecek hamleler alanı var. Eğer Tahran yönetimi iç baskıyı yönetemeyip sembolik ama askerî açıdan mantıksız adımlara yönelirse, bunun sonucu sahada dengeleri kendi aleyhine kalıcı biçimde değiştirebilecek devasa bir Amerikan karşı hamlesi olur. Örneğin, ölçüsüz bir şekilde ABD üslerine geniş çaplı saldırılar düzenlemek bu kategoriye girer.
Buna karşılık daha zeki bir strateji, kısa sürede büyük bir zafer görüntüsü üretmekten ziyade, ABD ve İsrail’in zafer ilan etmesini zorlaştıran, sürekli sızlayan bir cephe yaratmaktır. Durumu şu şekilde özetleyebiliriz: İran’ın önündeki gerçek seçenek, hemen, büyük ve yıkıcı bir intikam ile yavaş, yayılmış ve maliyet üreten bir intikam arasında gidip geliyor. Birincisi duygusal olarak tatmin edici görünse de ikincisi stratejik olarak kesinlikle daha işlevsel.
Çin kendisini bu krizlerde ABD’yi dengeleyen ama sahaya inmeyen büyük güç olarak konumlandırarak Küresel Güney nezdinde siyasi sermaye biriktiriyor. Sert kınama ve arabuluculuk iddiası bu imajı fazlasıyla besliyor. Üçüncüsü, Pekin İran üzerindeki ekonomik kaldıraçlarını tamamen riske atmak istemiyor. Bu nedenle Tahran’a perde arkasından aşırı doğrudan misillemeden kaçınma yönünde telkinler gönderdiği yorumları ağırlık kazanıyor.
Pekin, Moskova ve Avrupa: Sınırlı Tepki, Derin Hesap
Çin ve Rusya’nın tepkileri, yüksek volümlü söylemsel kınama ile sınırlı fiili angajmanın yan yana yürüdüğü bir çizgiye oturuyor. Moskova, Ukrayna savaşı ve Batı ile cepheleşme nedeniyle İran’ı kaybetmek istemiyor. Ancak ABD ile doğrudan askeri çarpışmayı da göze alamıyor. Bu yüzden sert açıklamalar, egemenlik ve uluslararası hukuk vurgusu, ateşkes ve müzakere çağrıları üzerinden siyasi pozisyon alıyor.
Pekin ise çok daha ince ayarlı bir denge siyaseti yürütüyor. Çin Dışişleri, hem 2025’teki saldırılarda hem bugünkü dalgada ABD ve İsrail’in eylemlerini BM Şartı ve uluslararası hukukun ihlali olarak niteleyip sert bir dille kınıyor. Buna karşılık sahada İran lehine somut bir askeri veya ekonomik risk almaktan özenle kaçınıyor.
Pekin’in bu profilinin üç temel gerekçeyle şekillendiğini söyleyebiliriz. Birincisi, Çin’in Ortadoğu’ya dair önceliği ideolojik refleksler değil, enerji ve ticaret güvenliği. Bu yüzden savaşın büyümesini istemiyor ama ABD ile açık cepheleşmeden de kaçınıyor. İkincisi, Çin kendisini bu krizlerde ABD’yi dengeleyen ama sahaya inmeyen büyük güç olarak konumlandırarak Küresel Güney nezdinde siyasi sermaye biriktiriyor. Sert kınama ve arabuluculuk iddiası bu imajı fazlasıyla besliyor. Üçüncüsü, Pekin İran üzerindeki ekonomik kaldıraçlarını tamamen riske atmak istemiyor. Bu nedenle Tahran’a perde arkasından aşırı doğrudan misillemeden kaçınma yönünde telkinler gönderdiği yorumları ağırlık kazanıyor.
Avrupa başkentleri için durum daha da karmaşık bir hal alıyor. Bir yandan İran’ın balistik füze programı ve nükleer faaliyetleri konusunda ABD’ye yakın bir kaygı seti paylaşılıyor. Diğer yandan, geniş çaplı bir savaşın enerji fiyatları, göç dalgaları ve iç siyasi dengeler üzerindeki yıkıcı etkisi Avrupa’yı derinden tedirgin ediyor. Bu yüzden Avrupa söylemi, ABD çizgisinden kopmadan ama tonlaması yumuşatılmış bir Atlantikçi pozisyon olarak karşımıza çıkıyor. Orantılılık, uluslararası hukuk, müzakere ve nükleer anlaşma benzeri bir çerçeveye dönüş çağrıları öne çıkıyor.
Bugün gelinen aşamada asıl mesele, savaşın ne kadar süreceği kadar bu krizin Ortadoğu düzenini nasıl yeniden şekillendireceğidir. İran misillemeyi hangi ölçek ve coğrafyada tercih edecek? ABD ve İsrail baskıyı sınırlı bir kampanyada mı tutacak, yoksa rejim değişikliğini fiilen masaya koyan daha geniş bir stratejiye mi yönelecek? Çin, Rusya ve Avrupa bu dosyayı sadece sert açıklamalarla mı yönetecek, yoksa enerji ve güvenlik hatlarını korumak için gerçek anlamda kolektif bir diplomatik inisiyatif üretecek mi? Bu sorulara verilecek cevaplar, yalnızca bugünün savaşını değil, aynı zamanda yarının Ortadoğu düzenini de belirleyecektir. 28 Şubat’ta gerçekleşen saldırılar, İran’ı sarsmakla kalmıyor, 21. yüzyılın güç dengeleri haritasını da yeniden çizmeye aday görünüyor.































Yorum Yazın