İstanbul’un ilk belediyesinin, 6. Daire-i Belediyye’nin özenle gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı 80’li yılların sonuna doğru hoyratça yok edildi. Beyoğlu’na, şehre bir asır boyunca hayat veren bu parkın yerinde günümüzde beton bir kazulet olan otopark ve TRT’nin kaçak inşa edilmiş azman depo-stüdyo binası var. İlk modern belediyecilik deneyiminin yaşandığı Beyoğlu’ndaki yoğun yapı dokusunun içinde yoktan var edilen parkın, ağaçlarla dolu yeşil alanın işgal edilmesi ve beton bir kazulete dönüşmesi hiçbir zaman kabul görmedi.
Kırım Savaşı’ndan sonra İstanbul’da kurulan ilk modern belediye (6. Daire-i Belediyye) 19. yüzyılın ikinci yarısında muazzam bir dönüşüme sahne olan Beyoğlu’nun yoğun bitişik nizam bina dokusunun içinde halkın nefes alabileceği, dinlenebileceği, kültürel etkinliklere katılabileceği müstesna bir park gerçekleştirmek istiyor.
Ancak park için Beyoğlu’nda yer bulmak kolay değil. Belediye başkanı Blacque bey akıllı ve deneyimli bir kişi. 1870’te yaşanan büyük yangın sonrasında Beyoğlu yeniden yapılandırılıyor. Kırım Savaşı sırasında Fransız donanma bandosunun konser verdiği İngiliz Elçiliği ile -sonradan şehrin ilk büyük otelinin- Pera Palas’ın inşa edildiği yer arasındaki Haliç manzaralı teras, Tepebaşı seçiliyor.
Kasımpaşa’dan buraya doğru uzanan mezarlığın üst kısmına 1871’de Tünel inşaatından çıkan hafriyat toprağı yayılarak geniş bir düzlük alan elde ediliyor. Bu işten hem belediye gelir elde ediyor, hem de Beyoğlu halkı kazançlı çıkıyor. Haliç manzaralı bu müstesna parkın içinde iki tiyatro, garden bar, daha sonra ilk sinema yer alıyor.
Bu sıradan bir park düzenlemesi değil. Eski haritalarda “Jardin Publique” olarak adlandırılan şehir parkı günümüze kadar gelen kurumlarıyla, yıllarca burada gerçekleştirilen etkinliklerle ve yönetim modeliyle belediyenin en başarılı uygulamalarından biri.
Hazırlanan park projesinde Mimar Hovsep Aznavur tarafından neoklasik üslupta, Avrupa’daki benzerleri gibi bir tiyatro binası yer alıyor.
Bu tiyatro yaklaşık yüz yıllık tarihi boyunca, Darülbedayi, Şehir Tiyatrosu, Dram Tiyatrosu olarak önemli gösterilere ev sahipliği yapıyor.
Sonra ne oluyor? Bir yangında hasar gören bu tarihi bina restore edilmek yerine “hocalarıma danıştım, bunlar bizim ecdadımızın eseri değilmiş yıkabilirsin dediler” diyerek buradaki tarihi yapıların imhasını bizzat katılımıyla şereflendiren dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından yıktırılıyor.
Ayrıca arkasındaki depo yapısından yaratıcı bir çabayla ve kısıtlı imkanlarla dönüştürülen Tepebaşı Deneme Sahnesi de 1983’te yok ediliyor.
Büyükşehir Belediye Başkanı elbette ki bununla da kalmıyor.
Tarlabaşı’ndaki yıkımlar ile birlikte burada bir otopark ve sergi alanı olmak üzere proje hazırlatıyor. Sivil girişimler bu projeye itiraz ediyorlar ama bugünkü kazulet yapı beton hazır kalıp sistemiyle hızla inşa ediliyor. (Bu arada yandaş inşaat şirketiyle çalışan proje müellifi başkanın akrabası.) Şehrin en güzel parkının yerine tam 70 bin ton beton dökülerek devasa bir otopark yapılıyor. Sergi alanının işletmesini TÜYAP fuarcılık alıyor. Kitap, teknoloji fuarları, söyleşiler ile bu alan renkleniyor. Ancak bu kuruluşun şehir dışında daha büyük bir alana taşınması ile sergi alanı işlevsizleşiyor. Tepebaşı meydanını otomobiller işgal ediyor. O da yetmiyor. Projede “tiyatro” yapılacağı söylenen bölüm Büyükşehir Belediyesi’nin borcuna karşılık TRT’ye satılıyor. Onunla da yetinilmiyor. Bugün TRT deposunun bulunduğu alan yakın tarihlere kadar yeşil alan olarak görünüyor. Daha önceki planlarda “yeşil alan” olarak görülen bu alan bir değişiklik yapılarak “işyeri” sahasına dönüştürülüyor. 1989 yılında TRT izin almadan 113 bin 340 metrekare üzerine oturan bina inşa ediyor.
Şaşıracaksınız ama günümüzde şehrin gözü gibi bakması gereken bu alanın, yani Tepebaşı Parkı’nın yüzde 75'i TRT'nin, yüzde 25'i ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin.
Günümüzde 1880’de belediye tarafından gerçekleştirilen, Beyoğlu’na hayat veren bu müstesna parkın üzerinde bugün beton bir kazulet ve TRT’nin kaçak inşa edilmiş kazulet bir depo-stüdyo binası var.
Sonra ne oluyor? Şehrin merkezindeki bu değerli meydan ve sergi alanı 10 sene boyunca boş kalıyor, işgal ediliyor. Bunun üzerine çevredeki kültür merkezlerini de yanına alan ve mimarlardan oluşan bir sivil girişim harekete geçiyor. Pera Palas'ta toplantılar düzenliyor. Bu toplantılara kültür kurumları, yabancı kültür misyonları temsilcileri yanında zamanın Beyoğlu Belediye Başkanı Kadir Topbaş da katılıyor. Mimar Mehmet Kütükçüoğlu gönüllü olarak bir “geri kazanım” projesi hazırlıyor. Büyükşehir Belediyesi'ne önerilen model, ilk belediye, 6. Daire-i Belediyye zamanındaki gibi misyon odaklı bir yönetim yapısının oluşturulması. Bu kuruluşlar program geliştirmeye, bütçeye katkıda bulunacaklarını taahhüt ediyorlar. Ancak yönetim özerk olacak.
Bu yeni organlaşma modeli kültür yönetimi açısından bir ilk oluşturacak. Bu sırada İstanbul’un Kültür Başkenti Adaylığı da gündeme geliyor (2006).
Tam bu sırada dünyanın müze yapılarıyla en tanınmış mimarlarından Frank Gehry’yi temsilen önemli bir kişi telefonla arıyor. “Siz ilgileniyormuşsunuz, bu girişimi onaylıyor musunuz” diye soruyor. Ama kimsenin olan bitenden haberi yok. Meğersem Kadir Topbaş ve İnan Kıraç Gehry’den randevu istemişler, ofisinde ziyaret etmek için. Sonra ortaya Gehry’nin meşhur “Tepebaşı Projesi” çıkıyor. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan iki defa “dünyanın en gelişmiş kültür merkezi/konser salonu için temel atıyoruz” diyerek basın toplantısı düzenliyor. Böylece İstanbulluların projeden haberleri oluyor. Söylenenlere göre Kıraç Vakfı tarafından proje için 500 milyon dolar ayrılmış. Bu bütçenin yarısı mimari proje için harcanacak, yarısı da yönetiminin finansmanı için kullanılacakmış. Bu arada devletin istihbarat kuruluşu itiraz edilmesin diyerek “ailenin içinde bölünme olduğunu, bu projeyi desteklemenin iktidarın işine geleceği”ni hazırladığı gizli bir raporla kulaklara fısıldıyor.
Peki sonra ne oluyor? Proje neden gerçekleştirilemiyor? Üstelik de finansmanı, projesi de hazır olduğu halde?
Çok tuhaf değil mi? Beyoğlu’nda bir oteliniz, yatırımınız falan olsa, siz olsanız sormaz mısınız? Tuhaf ama kimse bu soruyu sormuyor.
Yok efendim “TRT Genel Müdürü oradaki depo ve stüdyolardan oluşan binasını vermeye yanaşmamış ondan dolayı proje gerçekleşmemiş.” Düşünün, iktidarın onayladığı projeye TRT direnecek. Sanki çocuk aldatır gibi. “Vakıf otoparkın gelirine el koyacakmış.” Bunu da parti yöneticisi/otopark işletmecisi söylüyor. Bir gece ansızın talimat geliyor, müteahhitler devreye sokuluyor, kendi ofislerinden masalar, dolaplar, koltuklar taşınarak birkaç günde sergi alanı Büyükşehir’in “planlama ofisi”ne dönüştürülüyor. Şehri planlayan kişiler bu alanı ofis olarak kullanıyorlar ve arabalarını meydana park ediyorlar.
İşin mizahi boyutu ise şöyle: Bir zamanlar şehirde kurnaz mı kurnaz bir belediye başkanı varmış. Oyun kurmasını iyi bilen. Şehrin planlarının hazırlanması için bir büro kurulmasına karar vermiş. Amacı itiraz edebilecek zevatı buraya toplayıp, onlara şehri planladıklarını hayal ettirecek. Anlaşılan “kim şehircilikten anlamıyor” diye çok kurnazca bir test yapmış. Testin cevabı şuymuş: “Şehrin ilk modern belediyesinin gerçekleştirdiği bu müşterek alanı kim yok etmeyi kabul ederse.”
İşte size kıssadan şehrin en güzel parkının işgalinin acıklı hikayesi. Onun başına gelenler acaba bizi bir parça düşündürüyor mu?
İlk modern belediyecilik deneyiminin yaşandığı Beyoğlu’ndaki yoğun yapı dokusunun içinde yoktan var edilen parkın, ağaçlarla dolu yeşil alanın Tepebaşı’nın işgal edilmesi ve beton bir kazulete dönüşmesi başka neyin göstergesi olabilir?
Artık bu kadar tuhaflık yeter. Parkımızı geri istiyoruz!
Tepebaşı Parkı’nı şehrin kamusal hayatına yeniden kazandırmak için Beyoğlu’nda yaşayan insanlar, sanatçılar, mimarlar yıllarca mücadele verdi.
TRT’den Tepebaşı Parkı’nı geri istiyoruz!































Yorum Yazın