Dünya genelinde bir çok gözlemci, gazeteci, yorumcu bu soruyu soruyor.
Gerçekten de, 12 Nisan Pazar günü yapılacak Macaristan parlamento seçimleri, 2026’nın en önemli ve dünya politikası açısından dönüm noktası yaratacak seçimi belki de.
Bunun iki sebebi var: biri, Orbán’ın hem ABD Başkanı Donald Trump hem de Rusya lideri Vladimir Putin tarafından desteklenmesi. Ki, “hem ABD istihbaratı CIA, hem de Rusya’nın gizli servisi SVR tarafından böylesi desteklenen bir aday” yoktur esprisi, gerçeklerden çok da uzak değil. Eğer Orbán, dünyanın en güçlü liderlerinden ikisinin desteğine rağmen kazanamazsa, “halkın iradesi” galip gelmiş olacak.
İkinci sebepse, Orbán’ın 2014’te dile getirip ortaya koyduğu, “illeberal devlet” ideolojik modeli için bu seçimin bir “kader anı” teşkil etmesi. Eğer ki Orbán kaybederse, bireysel hak ve özgürlükler ile rekabetçi demokrasiyi, “devlet bekâsını” zayıflatan olgular olarak çerçevelediği yaklaşım da, sandıkta yenilgiye uğratılmış olacak. Bu açıdan Macaristan’ın seçimi, dünya genelinde “demokrasi” kavramının geleceği için bir oylama.
Macaristan’nın kendisi için de, Sovyetler sonrası demokrasi tarihinin en önemli seçimlerinden olduğu kesin. Macaristan’da ekonomi, onlarca yıldır hiç iyi olmadı. Viktor Orbán ve partisi Fidesz’in kendileri, 2010’da iktidara halkın yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılardan bunalması nedeniyle gelmişti. Bu seçimler, ülkenin yolsuzlukla örülü ekonominin reformu sürecine sonunda başlanması, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edilmesi ve gerildikçe gerilen Avrupa Birliği ilişkilerini onarmak için belki de son fırsat olabilir. Aynı zamanda, yolsuzluk ve yargının siyasallaşmasıyla ilgili devam eden sorunlar nedeniyle AB’nin 2022’den beri dondurduğu milyarlarca avroluk fonları geri alabilmek için son çıkış yolu bu.
Orbán’ın rakibi Péter Magyar, 2024’te siyasete atıldı. O zamana kadar Orbán’ın partisi Fidesz’in içinde yer alıyordu; fakat siyasette çok aktif değildi. Daha çok, Orbán’ın kabinelerinde bakanlık yapan eski eşi Judit Varga dolayısıyla; diğer bir deyişle, “eş durumundan” siyasetle ilişkiydi. 2023 ve 2024 yılları, Magyar bakımından her manada dönüm noktası oldu. Boşandı, Macaristan’ın en büyük siyasi skandallarından birini ortaya çıkardı ve siyasete atıldı.
Çocuk istismarı skandalına karşı aldığı tavırla yükselen Magyar
Magyar, geniş kamuoyunun dikkatini ilk kez Katalin Novák’ın cumhurbaşkanlığı affı etrafında patlayan skandal sırasında hükümete yönelttiği sert eleştirilerle çekti. 2024 Şubatı’nda ortaya çıkan olayda, Novák’ın bir yıl önce Budapeşte yakınlarındaki devlet yurdunda görev yapan bir yöneticiyi affettiği anlaşıldı. Bu kişi, kurum müdürünün çocuklara yönelik cinsel istismarını örtbas etmeye çalışmış, mağdurlara ifadelerini geri çekmeleri için baskı yapmıştı. Mağdurlar arasında intihar eden de olmuştu.
Macaristan’da bağımsızlığını koruyabilen medyanın da skandalın ortaya çıkmasında büyük rolü vardı. O dönemde, Telex.hu ve Direkt36.hu haberlerine göre, söz konusu affın arkasında Katalin Novák üzerinde etkili olan önemli bir isim vardı: Macar Reform Kilisesi’nin sinod başkanı ve Novák’ın yakın çevresinden Zoltán Balog. Haberlere göre Balog’un, affın çıkarılması yönünde baskı kurduğu ileri sürüldü. Balog’un adı bu meselede ilk kez geçmiyordu; çünkü daha sonra hüküm giyecek olan çocuk yurdu müdürünü 2016’da devlet nişanına aday gösteren de oydu. Ayrıca Novák cumhurbaşkanı olduktan sonra Balog, onun danışma kurulunda da yer almıştı.
Konuya yakın kaynakların aktardığına göre Balog, hükümetten ayrıldıktan sonra da Sándor Sarayı’nda Novák üzerinde hatırı sayılır bir nüfuz sahibi olmaya devam etti. Oysa Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamının, kilise dâhil hiçbir güç odağından etkilenmeden bağımsız biçimde çalışması gerekiyor. Aynı kaynaklar, af sürecine dâhil olan çevrelerin, kararın kamuoyuna yansıyacağını düşünmediğini de belirtiyordu. Her ne kadar bu skandalda, doğrudan Orbán’ın adı geçmese de, Novák’ın Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan kişi elbette ki, o idi. Dahası, bu skandaldaki riyakârlık, Orbân’ın “aile değerlerini” odak alan muhafazakâr söylemi ile doğrudan çelişiyordu.
Sonuçta, çocuklara cinsel istismar konusu mevzu bahisken yapılan affın açığa çıkması büyük tepki yarattı; Budapeşte’de kitlesel protestolar düzenlendi ve sonunda Novák 10 Şubat 2024’te istifa etmek zorunda kaldı. Aynı gün, affa imza atan dönemin Adalet Bakanı Judit Varga da hem milletvekilliğinden hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz listesinin başındaki rolünden çekildi.
Üç çocuğunun annesi eski eşinin siyasetten çekildiğini açıklamasından yalnızca birkaç saat sonra Magyar da kamuoyuna çıktı. Macaristan’daki en popüler sosyal medya mecrası Facebook üzerinden yaptığı açıklamada, devlet bağlantılı şirketlerdeki görevlerinden ayrıldığını, ayrıca MBH Bank yönetimindeki koltuğunu da bıraktığını duyurdu. Bu açıklamasında, Orbán yönetiminin yıllardır savunduğu “ulusal, egemen, burjuva Macaristan” söyleminin aslında büyük çaplı yolsuzlukları ve servetin iktidara yakın çevrelere aktarılmasını perdeleyen bir siyasi vitrin olduğunu söyledi.
Bunu izleyen dönemde Magyar, Partizán, Telex ve 444 gibi bağımsız medya kuruluşlarına bir dizi röportaj verdi. Bu görüşmelerde hükümeti, özellikle de Başbakanlık Kabine Ofisi Bakanı Antal Rogán’ı sert biçimde hedef aldı. Öğrenci kredi kurumunun başında bulunduğu dönemde, kamu ihalelerinde Orbán çevresine yakın isimlere ayrıcalık tanımaya zorlandığını ve boşanma sürecinde de çeşitli baskılara maruz kaldığını anlattı. “Ülkenin yarısı birkaç ailenin elinde” dediği ilk büyük çıkışı, Mart 2024 itibarıyla iki milyondan fazla kişi tarafından izlenmişti.
Sonraki günlerde de hükümete yakın isimleri hedef alan paylaşımlar yapmayı sürdürdü. Başbakanın damadı István Tiborcz gibi Orbán’a yakın ya da akraba olan kişilerin, yerli özel sermaye fonlarının arkasına gizlenmiş devasa servetler biriktirdiğini ileri sürdü. 15 Mart 2024’te Budapeşte’de on binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenledi ve burada yeni bir siyasi oluşum başlattığını ilan etti. Aynı ay yapılan anketlerde seçmenlerin yaklaşık yüzde 15’i, Magyar aday olursa ona kesin ya da yüksek ihtimalle oy verebileceğini söylüyordu. İki yıl içinde, Magyar’a oy verebilecek değil, vereceğini bilfiil söyleyenler ülkenin yarısına kadar yükseldi.
Bu noktada, Türkiye’deki siyasetçilerin de feyiz alması gereken bir duruma dikkat çekelim: başka partilerden kopanların neden başka bir siyasi çizgiye geçtiklerini güçlü biçimde açıklamaları gerekiyor. Magyar, neden Fidesz içinde olup da çizgi değiştirdiğini çok net biçimde açıkladığı için seçmende kabul gördü.
“Çocuk istismarcısına af” skandalı sonrası Macaristan’da bir “kırılma” yaşandı denebilir. Evet, Macaristan’da ekonomik sorunlar da toplumsal muhalefetin yükselmesinde önemli ama yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması sabırları asıl taşıran, toplumun gözlerindeki bağı asıl çözen oldu.
Geçtiğimiz haftalarda, Telex.hu’ya röportaj veren, Macar Ordusu’nun “yüzü” konumundaki Yüzbaşı Szilveszter Pálinkás gibi açıkça “ifşalarda” bulunanlar artmaya başladı. Pálinkás, röportajında ordudaki siyasallaşmaya karşı çıkmış, bunun orduyu zayıflattığını söylemiş ve dahası önemli bir iddiada bulunmuştu. Pálinkás’a göre, Başbakan Viktor Orbán'ın Macar ordusunda yüzbaşı olan tek oğlu Gáspár Orbán, "Hristiyanları korumak" için Çad'a Macar birliklerinin gönderilmesini istiyordu. Gáspár Orbán bu fikirleri İngiltere'deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi'nde birlikte eğitim görürken Pálinkás ile paylaştı. Orbán'ın Afrika'daki bir seyahati sırasında "Tanrı'yı bulduğunu" ve "Tanrı'nın kendisine gökten seslenerek Afrika'daki Hristiyanları kurtarmaya gitmesini" söylediğini uzun uzun anlattığını belirtti.
Pálinkás, Gáspár Orbán’a, Çad’a yollanacak Macar birliklerinin en az yarısının hayatını kaybedeceğini söylemiş, ama ulvi bir görev için olacağı yanıtı almış. Pálinkás, bu ve orduda yanlış gittiğini düşündüğü konuları medyaya açıklamıştı.
Memnuniyetsiz olsalar da “böyle gelmiş böyle gider” duygusuyla veya “yaparsa Orbán yapar” diye diye atalete kapılan Macaristan seçmenleri, 2026 seçimlerine giderken bir “özne” olduklarını anımsadılar aslında. Tek tek olmasa da, toplu olarak güçlü olan bireyler olduklarını…Asıl değişimi yaratmaya başlayan da, üzerilerindeki ölü toprağından kurtulmaları oldu.
Tabela partisinden ana muhalefete
Seçimlerden önceki son anketlere göre merkez sağdaki Tisza Partisi, yani Tisztelet és Szabadság Párt (Saygı ve Özgürlük Partisi), yüzde 53-49 oyla önde görünürken Orbán’ın radikal sağ partisi Fidesz yüzde 32-39 seviyesinde. Kalan oyların daha küçük muhalefet partilerine, özellikle de aşırı sağ Mi Hazánk Hareketi’ne gitmesi bekleniyor. Karşılaştırmak gerekirse, önceki seçimlerde Fidesz yaklaşık yüzde 54 oy almıştı; bu, 1990’dan bu yana Macaristan’da herhangi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Üstelik de, 2022 seçimlerinde Macaristan’ın neredeyse tüm muhalefeti, Türkiye’deki “Altılı Masa” deneyimine benzer bir şekilde birleşse de, Orbán’ın o dönemde anayasal çoğunluğu kazanmasını engelleyemedi. Türkiye’de olduğu gibi, birleşme “ters sinerji” getirdi.
2020’deki kuruluşundan Magyar’ın 2024’te başına geçmesine kadar Tisza, neredeyse tabela partisi gibiydi. 2024 yerel seçimleri ile Avrupa Parlamentosu seçimlerinin birlikte yapılması, yeni kurulan Tisza için ilk büyük sınav oldu. Bu seçimlerde parti oyların yaklaşık yüzde 30’unu alarak Fidesz’in ardından ikinci büyük parti haline geldi. O tarihten bu yana Tisza anketlerde güçlü performansını sürdürdü ve 2025’in başından beri önde gitmeye başladı. Magyar özellikle genç seçmenler ile şehirlerde ve yurt dışında yaşayan seçmenler arasında popüler. Ancak anketlerde iyi gitmesi, seçimi kesin olarak kazanacağı ya da parlamentoda çoğunluk elde edeceği anlamına gelmiyor.
Tisza’nın iktidarı devralması anketlerin ima ettiğinden daha zor. Bunun başlıca nedeni, Orbán’ın 2010’da yeniden iktidara geldikten kısa süre sonra kurduğu karmaşık seçim sistemi. Macarlar 199 sandalyeli parlamentoyu seçmek için iki oy kullanıyor: biri 106 seçim çevresinden birindeki bölge adayı için, diğeri ulusal parti listesi için. Bölge temsilcileri dar bölge çoğunluk sistemiyle belirleniyor; yani en çok oyu alan aday o bölgenin sandalyesini alıyor. Diğer 93 sandalye ise orantılı temsilin bir türüyle dağıtılıyor. Bu karmaşık sistem, yıllardır Fidesz’in lehine orantısız biçimde çalıştı. Örneğin 2014 seçimlerinde Fidesz oyların yalnızca yüzde 45’ini almasına rağmen parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayabildi. Ancak bugünkü asıl soru, Fidesz’in bu seçim sisteminden hâlâ aynı ölçüde yararlanıp yararlanamayacağıdır. Parti artık muhafazakâr ve sağ seçmeni tam anlamıyla tek çatı altında toplayamıyor; hem Tisza’dan hem de aşırı sağ Mi Hazánk’tan rekabet görüyor. Buna karşılık Tisza’nın popülaritesi yükselmeyi sürdürüyor; çünkü parti ilerici soldan daha muhafazakâr sağa kadar uzanan geniş bir seçmen yelpazesini bir araya getirebiliyor. Bu nedenle sonucun belirlenmesinde Tisza’nın kırsal bölgelerde nasıl performans göstereceği belirleyici olacak. Péter Magyar’ın kampanya boyunca ülkenin neredeyse her köyünü ve en ücra noktalarını dolaşması da bu yüzden tesadüf değil.
Orbán kampanyasını öncelikle “Ukrayna”ya ve “Avrupa Birliği”ne karşı kuruyor. Rakibi Péter Magyar’ı da bu iki unsurun cisimleşmiş hali olarak sunuyor. Bu aslında yeni bir yöntem değil. Orbán, siyasi kariyeri boyunca hep kendisinin tarif ettiği bir “düşman” üzerinden oy mobilizasyonu yaptı. Önceden bu düşman göçmenlerdi; bugün ise Ukrayna, özellikle de Zelenskiy. Orbán, Ukrayna’yı Macaristan’ın ekonomisi, güvenliği ve egemenliği için doğrudan bir tehdit gibi çerçeveliyor ve bu anlatı özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı Macar seçmenlerin önemli bir bölümünde, bugüne kadar karşılık da buluyordu.
Macaristan’a giden Rus petrolü ve gazını taşıyan boru hatları çevresindeki son olaylar da Macaristan-Ukrayna ilişkilerini daha da kötüleştirdi ve Orbán’ın işine yaradı. Böylece yükselen yakıt fiyatlarından Ukrayna’yı doğrudan sorumlu tutabildi. Zarar gören Druzhba petrol hattı ve Sırbistan-Macaristan sınırında bir gaz boru hattı yakınında patlayıcı bulunması, Ukrayna’yı suçlamak için gerekçe olarak kullanılıyor; her ne kadar tüm seçmenler ve dış gözlemciler bu iddiaları kabul etmese de. Ancak hedef yalnızca göçmenler ve Ukrayna değil; AB de bu kampanyanın merkezinde. Orbán’ın “Brüksel”e karşı karalama kampanyası uzun yıllardır siyasî çizgisinin ayrılmaz bir parçası.
Bir zamanlar “liberal” olan ve Sovyet yönetimine karşı duran Orbán, başbakanlığının ilk döneminde Macaristan’ın AB üyelik müzakerelerini yürütmüş olsa da zaman içinde AB’ye ve onun savunduğu liberal demokratik değerlere giderek daha fazla karşı çıkan bir çizgiye yöneldi. Orbán’a göre Avrupa Birliği’nin “açık sınırları”, LGBTQI+ hakları ve Ukrayna’ya verilen destek, Macaristan’ın egemenliğine ve ülkenin savunduğunu iddia ettiği Hıristiyan değerlere tehdit oluşturuyor. Macar halkı AB üyeliğini genel olarak desteklemeyi sürdürse de, Orbán’ın muhafazakâr-milliyetçi ideolojisi de yıllar boyunca güçlü destek buldu.
Ancak görünen o ki, yalnızca “devlet bekâsı” söylemi artık Fidesz’in seçimi kazanmasına yetmeyebilir. Pek çok seçmen öncelikle ekonomi ve kamu hizmetlerinin kötüleşmesinden ötürü mutsuz. Péter Magyar da tam bu nedenle kampanyasını üç temel eksen üzerine oturtuyor: derin ve köklü yolsuzluk, kamu hizmetlerinin çöküşü ve AB ile bozulmuş ilişkileri asıl gündemi yapıyor. Muhafazakâr seçmeni ve eski Fidesz oylarını kaybetmemek için Ukrayna ve azınlık hakları konusunda aşırı proaktif bir pozisyon almaktan kaçınıyor. Bu nedenle de, Orbán’ın giderek daha fazla odaklandığı “dış politika” ve güvenlik konusuna fazla girmiyor. Orbán’ın iddialarına doğrudan cevap vermek yerine, kendi pozitif gündemini kuruyor; hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederek dondurulmuş AB fonlarını geri almayı ve bu kaynakları sosyoekonomik programı için kullanmayı vaat ediyor.
Seçim sonrası senaryolara bakıldığında, Magyar’ın hukukun üstünlüğünü ve AB-Macaristan ilişkilerini gerçekten onarabilmesi için seçimi ezici bir farkla kazanması gerekiyor ve bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son ana kadar belirsizliğini koruyacak. Bağımsız gazetecilerin araştırmalarına göre Fidesz iktidarda kalmak için tüm imkânlarını kullanıyor; dezenformasyon, karalama kampanyaları, hatta oy satın alma ve seçmeni korkutma gibi yöntemlere başvuruyor. Seçim günü de, ana muhalefetin “sandıkların korunmasına” odaklanması gerekecek.
Eğer Orbán iktidarda kalırsa, bu AB açısından en kötü senaryo olacaktır. Fidesz parlamentoda çoğunluğu korursa (hatta sadece basit çoğunluk bile elde etse) hukukun üstünlüğünün yeniden tesisi, AB ile ilişkinin onarılması ve Ukrayna’ya destek sağlanması için gerçek bir fırsat doğmayacaktır. Orbán zaten medya, yargı ve diğer tüm denetim organlarını büyük ölçüde kontrolü altına almış durumda; iktidarda kaldığı sürece bu kontrolü sürdürmesi beklenir. Böyle bir zafer, Fidesz’e eleştirel yaklaşan sivil toplum kuruluşları ve gazetecilere karşı baskının daha da sertleşmesiyle sonuçlanabilir. Şeffaflık Yasası gibi düzenlemelerle, yabancı fon alan ve “egemenliğe tehdit” olarak sunulan kuruluşlara karşı Rusya benzeri sıkı rejimler kurulabilir. Bu da sivil hakların daha da aşınması anlamına gelir.
Asıl kazanan aşırı sağ olursa?
Üzerine fazla konuşulmayan riskli senaryo ise hem Fidesz’in hem de Tisza’nın parlamento çoğunluğunu sağlayamaması, buna karşılık Fidesz’den bile daha AB karşıtı ve Ukrayna karşıtı olan aşırı sağ Mi Hazánk’ın barajı aşarak Fidesz’le koalisyona gitmesi. Böyle bir ittifakın daha önce konuşulduğu ve bunun Fidesz içinde bile tartışma yarattığı belirtiliyor. Péter Magyar, bu tür bir ortaklığın Macaristan’ın AB’den çıkması yönünde gerçek bir risk yaratabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir durumda Macaristan daha da yalnızlaşır; AB ve Ukrayna ise giderek daha açık biçimde Rusya yanlısı hale gelen komşu bir hükümetle karşı karşıya kalır.
Eğer Péter Magyar iktidara gelirse, bu AB ve birçok Avrupa başkenti için umut verici olur; ancak bu durumda bile aşırı iyimser olmamak gerekir. Magyar hukukun üstünlüğünü yeniden kurmayı vaat ediyor, fakat Fidesz’in Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, Mali Konsey ve medya dâhil tüm önemli denetim organlarını kontrol ettiği bir sistemde bunu gerçekleştirmek son derece zor olacaktır. Bunun için anayasal değişiklik gerekir, anayasal değişiklik için de üçte iki çoğunluk gerekir. Basit çoğunlukla reform yapmak neredeyse imkânsız hale gelir. Ayrıca bu kurumlarda Fidesz’e sadık isimler bulunduğu sürece, Fidesz bütçe dâhil olmak üzere yeni hükümetin yasama girişimlerini sabote edebilir ve Tisza hükümetini erken krizlere sürükleyebilir. Üstelik Fidesz’e yakın Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un veto yetkilerinin de güçlendirilmiş olması, yeni bir hükümetin hareket alanını daraltabilir.
Asıl soru, Macaristan’da iktidar devrinin gerçekten mümkün olup olmadığı: On altı yıl boyunca iktidarda kalmış bir Fidesz’in, seçim kaybetmesi halinde sorunsuz bir geçişe gerçekten izin verip vermeyeceği gerçekten belirsiz. Orbán’ın elinde süreci ciddi biçimde geciktirecek araçlar bulunduğu görülüyor. Örneğin kendisine sadık cumhurbaşkanı hükümet kurma sürecini yavaşlatabilir. Görev süresi bitmekte olan hükümet olağanüstü hâl ilan edebilir ya da mevcut parlamentodaki üçte iki çoğunluğunu kullanarak hâlen geçerli olan “tehlike hâlini” uzatabilir. Bu da giden hükümete olağanüstü ve aşırı yetkiler sağlayabilir. On yıl önce böyle senaryoların bir AB üyesi ülkede yaşanabileceği düşünülemezdi. Ama bugün Orbán iktidara tutunmaya çalışırsa, geçmişte tahayyül bile edilemeyen senaryolar gündeme gelebilir.
Her ne olursa olsun, Macaristan’da siyaset, ancak 1989’da Sovyetler sonrası döneme giderkenkiyle karşılaştırılabilecek derecede ümit ve heyecan rüzgârına hiç bu seçimlerde olduğu gibi kapılmamıştı. Tisza, aynı zamanda, Tuna’dan sonra ülkenin en büyük ikinci nehrinin adı. O nedenle de, partinin mitinglerinde sıklıkla Árad a Tisza (Tisza Yükseliyor/Tisza Akıyor) sloganı kullanılıyordu. Tisza ve Magyar, Fidesz iktidarında betonlaşan Macar politikasına bir akışkanlık getirdi. Bakalım, Tisza aracılığı ile su akıp yolunu bulacak mı?



































Yorum Yazın