Ülkenin yaşadığı en büyük, 11 ili etkileyen felaketin 3. yıldönümünde 6306 sayılı kanunun uygulama yönetmeliğinde değişiklik yapılmış, kentsel dönüşüme girecek riskli binalar için yıkım ve karar alma süreci hızlandırılmış.
Kararın detaylarına burada girmiyorum.
Afetlerle birlikte yaşanan travmaların güçlü bir patolojisi var: Felaketlere neden olan şey yarattığı sarsıntıyla birlikte geri çekilmek şöyle dursun, sanki kendisini büsbütün güçlendiriyor. Kendisinden şüphe duymak ve arkasındaki işleyişi gözden geçirmek yerine. Felaketlerin nedenlerini araştırmayı, düşünmeyi, onlarla mücadele etmeyi değil, örtmeyi, gizlemeyi hedefliyor. Yaşanan krizler nedenlerini sorgulatmak yerine onları tahkim ediyor, güçlendiriyor.
Bu değişiklikle ısrarla söylenen şey şu: Bu “kentsel dönüşüm” denen şeyi sakın kimse sorgulamaya kalkışmasın. Bu politik bir konu değil. İnsan hayatı söz konusu ve bu yapılması gereken zorunlu bir şey!
Peki tahayyül bile edemeyeceğimiz acılara neden olurken, afetlerin açgözlülük, acımasızlık ve ahlaksızlık yaratması nasıl açıklanabilir? Burada bir tuhaflık yok mu?
Soru şu: Piyasacı “kentsel dönüşüm” denen şey -bugün uygulandığı şekliyle- afetlerden kurtulmayı sağlayan bir şey mi? Yoksa onun korkusundan kurtulmayı sağlayan bir şey mi?
Oyunun büyüsü ancak felaketlerle bozuluyor
Piyasacı “kentsel dönüşüm”ün arkasında katı bir toplum ideali, bir ideoloji gizleniyor.
Bu modelin arkasında "kutsal" bir güç yer alıyor: Şehrin karmaşık hayatını, insan olanları ve olmayanları düzenlediğini varsayan imar hakları ve şehir planları.
Oysa böyle bir şey yok. İmar planları kutsal falan değil. Onları eğip bükmek mümkün olduğuna göre, en başta bu oyuna katılan herkes onların “kutsal” falan olmadığını biliyor.
Bu “kutsal”ı oluşturan kamu tarafının yaptığı planların müşterek hayatı düzenleyeceğine dair olan sorgusuz sualsiz teslimiyet. Bu sayede yaratılan haksızlıklar, eşitsizlikler görünmez oluyor. Bu oyuna katılmak için önce bu teslimiyeti kabul etmek gerekiyor. Sonra da elbette ki özel çıkarlarını sonuna kadar kollamak.
Ancak imar hakları kutsallaştırılmış bir oyun içinde dağıtılıyor. Kutsal gücü dağıtanlar, paylaşanlar ve elbette ki paylaşamayanlar (ya da dışarıda kalanlar) olarak patolojik, şiddet içeren bir rejimin içine doğru çekiliyor. Rejim basitçe kutsal gücü kullananlar ve kullanmayanlar olarak muazzam bir eşitsizlik üretiyor.
“Kutsal”ın arkasında duran şey ise şehirlerin tasarlanabilir nesneler oldukları fikri. Ancak bu eğer bir oyundan, bir kandırmacadan ibaret ise herkes biliyor ki büyüsü yaşanacak bir felaketle aniden bozulabiliyor. Afet bölgelerinde imar planlarına göre ve proje ve denetimlerle yapılmış binaların yıkılmaları, eskimiş, aile yadigarı binaların ayakta kalmaları gibi. Ancak maharet zaten her koşulda, ortaya çıkan krizlere, çelişkilere rağmen bu oyunu sürdürebilmek. Bu yüzden “kutsal” alanda özenle ve sürekli afetlerin “doğa olayları” oldukları fikri işleniyor. Olmadı, birileri suçlanıyor. Felaketlerle sürekli mesafesiz bir ilişki kuruluyor. Sürekli bir depresyon yaratacak şekilde fay hatlarının yerleri, zemin koşulları, depremsellik tarihi sergileniyor. Sihirbazın numarası gibi. Arkasındaki işleyişi gizliyor, gösteriye odaklanmamızı sağlayarak.
Sürekli afetlere tanık olmaktan, yaşanan gerçeklerden söz ediliyor. Ama tanıklığın imkansız bir şey olduğu söylenmiyor. Devletin ve onun etrafında kendi kamu yararı kavramlarını temsil eden güçlerin “kutsal” alanına kimsenin girmesine müsaade edilmiyor. Felaket korkusu, “kutsal” olanla bastırılıyor. Böylece felaketin kendisi değil ama korkusu ortadan kaldırılıyor.
Sanki amaçları sağlam yapıya "çürük" raporu alıp para kazanmak değilmiş de “hayat kurtarmak”mış gibi yaparak.
Dolayısıyla oyunun kuralları kutsallaştırılıyor. Katılan herkes bunun bir oyun olduğunu bilmezden geliyor.
Uydurdukları yalanlara kendilerinin de inanması
Buna karşılık elbette ki herkesin bu oyuna katılması mümkün değil.
Bunu anlamak için imar haklarının nasıl düzenlendiğine bakmak gerekiyor. Oyunda “kutsal” olan yönetimlerle kurulan kapalı ilişki. Planları, uzmanları hiç bir koşulda ciddiye almayan katılımcılar oyunda –sanki eski bürokratik devlet rejimlerindeki gibi ve şaşırtıcı bir şekilde- planlama faaliyetini kutsallaştırıyorlar. Mesela şehrin Anadolu yakasındaki girişimciler aralarında para toplayıp imar haklarını kendileri artırdıklarını sanki bilmiyormuş gibi yapıyorlar. Hiç itibar etmedikleri şeyleri, planlama kararlarını, bürokratik formaliteleri kutsuyorlar. Sonuçta uydurdukları yalanlara kendileri de inanmaya başlıyorlar. “Çürükçü hoca” diye tanınan kişilerden parası karşılığı rapor aldıklarını unutuyorlar.
Hatta bu bir yarış gibi: Herkesten daha açgözlü ve ahlaksız olma yarışı. Çürük raporu için para verebiliyor, aracılar kullanabiliyorlar. Böylece bu oyuna katılanlar başkalarına, dışarıda kalanlara karşı daha da acımasız olabiliyorlar.
Para kazanamayanlar, mülkleri değerli olmayanlar, mülksüzler, en başta da kiracılar, elbette ki bu oyuna katılamıyorlar. Onlar bu oyunda "kural olarak" görünmezleşiyorlar.
“Kentsel dönüşüm” dedikleri şey, sorunun nedenlerini değil, kollektif olarak yaşanan bir korkuyu yok etmek için başvurulan bir araç gibi. Yok edilen korkuyu yaratan şeyin kendisi değil, korkunun kendisi. Korkuya neden olan şey sanki yokmuş gibi oluyor. Acaip bir şekilde otoriterlikle ve araçsal bir yöntemle takviye edilmiş bir yolculuğa çıkmış gibiyiz. Bu oyun düşünmeyi ve araştırmayı bastırıyor, gerçekliklerle dolaysızlık yaratıyor. İtiraz etmeye falan kalkışmak sanki bir savaşın ortasında komutanın kararını sorgulamak gibi bir şey.
Kutsal adına gerçekleştirildiği varsayılan imar planları gibi kararların arkalarında gizlenmiş güç alanları bulunuyor. Bu kavramlarla gerçekler gözümüzün önünde sergileniyormuş gibi yapılırken, topluluklar işaretsizleştirilmiş oluyorlar. “Ulaşım”, “imar”, “kentsel dönüşüm”, “çevre”... gibi kavramları kullanırken bunların ne kadar görünmez ön kabuller içerdiğinin farkında olmuyoruz.
Bilmiyorum, farkında mısınız? İstanbul’da çürük yapılar dururken en kaliteli ve depreme dayanıklı yapı stoğu “kentsel dönüşüm” adı altında yok edildi. Anadolu yakasında bir dolu iki-üç katlı masif tuğla ile ya da sert zemin üzerine inşa edilmiş sağlam binalar da, iyi bir proje hizmeti almış kaliteli yapılar da yıkıldı. Ayrıca bostanların bulundukları yerlere, dere yataklarına, dar parsellere dikine kuleler inşa edildi.
Afetlere dirençli şehirler yaratmak için önce bu kutsal alanı dünyevileştirmek, bu haksızlık ve eşitsizlik yaratan bu imar rejimini dönüştürmek gerekiyor. Bunun da yalnızca bir koşulu var, bilimin, dünyayı görünür kılan sembolik uğraşların sekülerleşmesi. Kapalı ilişkilerle kendilerine imtiyaz yaratan bir ruhban sınıfı haline dönüşmemesi.
Yoksa büyünün bozulduğu anlar ne yazık ki yalnızca felaketlerle ortaya çıkıyor.
































Yorum Yazın