Her bir yatakhanede tam yirmi dört kişiydik. Her gece yirmi dört çift ayak, aynı anda yorganın altına girerdi. Ama hiçbir gece, o ayak seslerinin uyuttuğu tek bir ruh görmedim. Kalabalık, aslında en büyük yalnızlıktır; bunu yıllar içinde ve her gün yirmi dört kez, yirmi dört farklı ranzada, defalarca tecrübe ettim.
(Evet kabul ediyorum yazıya düşündüğüm gibi yazarak başladım, okurun affına sığınıyorum.)
Bize hep "biz" olmanın o ılık, uyuşturucu konforunu anlattılar. Sofranın bereketini, geniş ailelerin o yüksek tavanlı gürültüsünü, aidiyetin insanı rüzgârdan koruyan o kalın kabuğunu... Devletin "en az üç çocuk" diye başlayan nüfus mühendisliğinden, ekranlardaki o steril aile saadetlerine kadar her şey, bizi tek bir merkeze ikna etmek içindi: Yalnız kalmak, eksik kalmaktır.
Bu kutsal koroya inanmam beklenebilir, zira ben de o "kalabalık içindeki teklik" halinin en ham halini, bir çocuk yuvasının metal ranzaları arasında öğrendim.
Yüzlerce çocuğun aynı anda nefes aldığı, o geniz yakan deterjan kokulu koridorlarda büyüdüm. Orada her şey ortaktı; yatakhaneler, sesler, hatta rüyalar bile birbirine teğet geçerdi. Devletin o dev, hantal şefkati üzerimizde sallanırken! biz "toplu bir huzurun" parçası olmaya zorlanırdık. O uğultulu kalabalığın tam ortasında, bazen bir arkadaşımın bakışında öylesine "bir başınalık" yakalardım ki, hiçbir vatanperverlik marşı o boşluğu doldurmaya yetmezdi. O çocuk, yirmi dört kişilik koğuşun ortasında kendi görünmez fıçısına çekilmiş, sessiz bir Kinik'ti aslında. (Yunanca 'köpeksi' anlamına gelen Kynikos'tan gelir; kinikler, efendisiz köpekler gibi yaşayanlardı.) Kalabalık, onun yalnızlığını gidermez; sadece o yalnızlığın sınırlarını, bir gardiyanın copu gibi daha keskin çizerdi.
Bugün iktidarın her fırsatta bir "beka" meselesi gibi sunduğu o kutsal aile söylemi, bana o çocuk yuvasındaki devasa yatakhaneleri hatırlatıyor. Bireyi kontrol edilebilir bir hücreye hapsetme, onu bir "aidiyet borcu" ile mülkiyetin kölesi kılma çabası... Burada iktidar çift taraflı bir oyun kuruyor elbette: Bir eliyle "mülk edindirerek" iradenize en az 30 yıllık ipotekler koyuyor, diğer eliyle vergiyle, enflasyonla veya bir gece yarısı kararnamesiyle elinizde kalan son kırıntıya "el koyuyor". (Buna diplomalarınız da dahil!) Yani sizi önce bir kafese sahip olduğunuza ikna ediyor, sonra o kafesin demirlerini bizzat size dövdürüyor.
Ne muazzam bir paradoks!
Mülkiyet, artık bir hürriyet kalesi değil, gardiyanı bizzat siz olduğunuz bir hapishane müdürlüğü bu denklemde.
Antik çağın o (Kynikos) dâhileri, Diogenes'ler boşuna elindeki kâseyi fırlatıp atmamıştı. Bir çocuğun avucuyla su içtiğini görünce "bu çocuk bana hâlâ gereksiz eşyam olduğunu öğretti" diyen o öfke, bugünün "mülksüzleşerek özgürleşen" yeni münzevilerine rehberlik ediyor. İskender (yani bugünün kudretli elleri), fıçısındaki adama yaklaşıp "Dile benden ne dilersen" dediğinde, aldığı o meşhur cevap bir küstahlık değil, tarihin en şık sivil itaatsizliği değil mi sizce de?
"Senin bana sunacağın her türlü refah, benim güneşimle arama girecek bir perdedir" demek…
İktidar, görünmeyeni sevmez. Çünkü görünmeyen denetlenemez. O yüzden evsizi "tehdit", bekârı "noksan", yalnızı "potansiyel suçlu" ilan eder. Ekranlarda boy gösteren o kocaman aile fotoğraflarının dışında kalan herkes, ya anormaldir ya da tehdit. Oysa iktidarın asıl korktuğu, bizim "yokluğumuz"dur. Kalabalıklarına katılmadığımızda, onların 'biz' dediği şeyin bir kurgu olduğu da ortaya çıkar.
Bugün Türkiye'de, o dayatılan kutsal kalabalıkların dışında, kendi fıçısında haysiyetini koruyanların, sessiz sedasız kurduğu o "tek kişilik cumhuriyetleri" hafife almayın. Kendi yalnızlığını bir kale gibi inşa eden o "görünmezler", aslında sistemin en büyük açığını yakaladılar. Çünkü her şeye el koyan bir iktidarın karşısında, hiçbir şeyi olmayanı hiçbir şeyle korkutamazsınız. Kurtuluş, o çocuk yuvasındaki hüzünlü kalabalığın içinde keşfettiğimiz o asil bir başınalığı, politik bir haysiyete dönüştürmekten geçiyor.
Peki, nihai bir hesaplaşmaya hazır mısınız: Devletin size bahşettiği "imkânlarla" mı hürsünüz, yoksa o imkânların hiçbirine ihtiyaç duymayacak kadar "kimsesiz" kaldığınızda mı? Celladınızın size sunduğu ipe sahip olmak, sizi o dar ağacının sahibi mi yapar, yoksa sadece en şık kurbanı mı?
Unutmadan Diogenes'in İskender'e verdiği cevabı da usulca yazının sonuna bırakayım.
“GÖLGE ETME…”
Yazar Notu: Geçen haftaki Epstein yazı dizimizde, gücün en karanlık yüzünü; şantajın, sahip olma bağımlılığının ve bedeni dahi bir mülkiyet nesnesine dönüştüren o hastalıklı iktidar ilişkilerinin haritasını çıkarmıştık.
Bu hafta ise madalyonun diğer yüzüne bakmak istedim: Sahip olma arzusunun bizzat kendisi bir şantaj aracına dönüştüğünde, insanın elinde kalan tek kale "hiçbir şeye sahip olmama" hürriyeti bana göre. Zira Epstein'ların dünyasında her şeyin bir fiyatı vardır; Diogenes'in fıçısında ise hiçbir şey satılık değildir.




























Yorum Yazın