1789 Fransız Devrimi’nin tetiklemesiyle birlikte tüm dünyada ulus devlet kurma hareketleri ivme kazanmıştır. Değişik ulusları içine alan büyük imparatorluklar dağılma sürecine girmiş ve farklı kimlik ve aidiyete bağlı olarak yeni devletler kurulmuştur. Bu değişiminin en büyük sıkıntısını 1806’da dağılan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuyla Osmanlı İmparatorluğu yaşamıştır.
XIX. Yüzyılın başlarından itibaren başlayan süreçte Grek, Sırp isyanları birbirini izlemiş Bulgar, Arap ve Ermeni hareketleri sonunda, üç kıtaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu küçülerek Anadolu coğrafyasıyla yetinmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kaybedilen toprakların sıkıntısı düşünüldüğünde yeni kurulan Cumhuriyetin manevi öğesini oluşturan kimliğinin çok daha sağlam temellere oturtulması gerekiyordu. Yüzyılların getirdiği beraberliğin gücünü sağlayan etnik öge Türklük, inanca ilişkin olanı da İslam diniydi. Bir başka öge de bin yıldır ortak vatan haline dönüştürülen Anadolu’nun ırksal ve kültürel alaşımın oluşturduğu ebruli uygarlık birikimiydi.
İttihatçı gelenek ve Cumhuriyet etnik ve inanç faktörlerinin sentezine indirgenen bir kimliği benimsedi. Böylelikle Türk kimliği Türk-İslam sentezi üzerine inşa edildi ve Anadolu Türklüğünün kökeni tek başına Orta Asya’ya dayandırıldı.
Türk-İslam sentezini içeren milliyetçi kültür, sosyoloji ve antropoloji siyaset arenasında kabul görerek tek partili dönemde ideolojik yapılanmanın eksenini oluşturmuş, Orta Asya Türk kimliği ön plana çıkarılmıştır. İslam dininin Sünni-Hanefi yorumu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde “laik devlette” birliği sağlayan manevi öge olarak kimlik ve aidiyetteki yerini bulmuştu.
Çok partili dönemde de aynı politika sürdürülmüş; bu kimlik ve aidiyet milliyetçiliğine dayalı siyasal partileri kurdurarak iktidarı ele geçirmiş ya da ortak olmuştur. Zaman zaman Orta Asya milliyetçiliği yanında kültür milliyetçiliğinin önemini vurgulayan “Sağ kanat” liderlerine rastlasak da gerçeği yansıtan böyle bir analitik ve bilimsel söylem konjonktürel konumda görünüyor.
“Sağ partilerin” klasik milliyetçilik yaklaşımı kendi içinde son derecede tutarlıdır, çünkü inanç boyutu ve “akrabalık, aşiret, ulus” dayanışmasın iç içeliğinde aidiyet duygusu ortaya çıkar. “Sağ kanadın” üzerinde durmadığı ya da durmak istemediği husus asırlar boyunca bu coğrafyada oluşan uygarlık ve kültürel değer yapılanmasıdır.
Evrensel değerleri savunduğunu iddia edip kültürel mirasa değer verdiğini söyleyen “Solun” çağdaş, sosyalist, sosyal demokrat partilerinin içinde de bol miktarda klasik milliyetçilere rastlamaktayız. Kendilerinden olmayanları küçümseyen, inanç ve düşünceyi ifade özgürlüğünün boyutlarının farkında olmayan bu insanların samimi milliyetçilerden farkı kendilerini “ulusalcı” olarak tanımlamalarıdır. Laik olmaları nedeniyle onlar milliyetçi deyimini sevmiyorlar çünkü içinde İslamı’n yer aldığını düşünüyorlar. Doğrudur, her tür milliyetçilik mutlaka din ve maneviyata dayanır, inanç boyutu olmadan millet kimliği oluşmaz. Osmanlı Döneminde dini azınlıkların “millet” olarak tanımlanmasının gerekçesi dindir. “Yahudi Milleti”, “Hristiyan Milleti “ gibi…
Millet sözcüğü Osmanlıca, ulus sözcüğü öztürkçedir… Hepsi bu kadar… Birine çağdaşlığı atfetmek ötekini gericilik, ırkçılık olarak görmek psiko-sosyal bir refleksten ibarettir. Her iki kavram aynı anlamı içerir. Nitekim Fransızca ve İngilizcede böyle bir ayırıma rastlamamaktayız ; “nation” sözcüğü millet kimliğinin tek ifade biçimidir. Aşırı milliyetçiliği tanımlayan “ chauvinisme- şovinizm” Türkçeye şovenlik olarak geçmiştir.
Sosyal demokrat parti seçmenleri ve milletvekilleri içindeki “ulusalcıları” da hesap edersek, inanç ve milliyetçiliği omurga olarak gören partilerle birlikte Türkiye’de “Sağ” görüş seçmen oranını % 80’lere çıkarabiliriz.
Sağ görüş seçmenlere Batı demokrasilerinde de rastlanmakta ve zaman zaman sosyal demokrat ve liberal partileri zorlamaktadırlar. Bu partiler İslam ve Türk düşmanlığı ve ötekileştirme üzerine politikalarını inşa ederek varlıklarını sürdürmektedirler. İstisnai olarak en fazla yüzde 20-25 arasında oy oranına çıkabiliyorlar. Demokratik ülkelerde tabi ki her türlü düşünce ve inancın örgüt kurama özgürlüğü mevcuttur. Herkes kendi inancındaki kesimde yer alır ve bizde olduğu gibi aynı kavram için farklı sözcükler kullanarak sosyalist, sosyal demokrat, evrensel değerlere bağlı “çağdaş havalara” girmezler. Oraların sosyal demokratları tehlikenin yaklaştığını gördüklerinde sol ve merkez partileri destekleyerek milliyetçi ya da şoven partilerin iktidara gelmelerini engellerler. Son örneğini Fransa Başkanlık seçiminde %23 oy oranıyla 1. turda ikinciliği alan şoven Marine LePen karşısında demokrat kesimin birleşerek ikinci turda onu elemesinde görüyoruz.
Vatanını sevmek, bölünüp parçalanmamasını savunmak; ülkesinde çağdaş demokratik bir cumhuriyetin kurulması için çaba göstermek Anadolu coğrafyasında yaşayan tüm halkların ortak paydası olmalıdır. Yurtseverlik diye adlandırılan ve gerçeklere dayalı böyle bir hümanist söylemi benimseyip özümsersek milliyetçimiz de, ulusalcımız, solcumuz da bilimsel verilere dayalı bir dayanışma ruhu bilinciyle yoğrulurlar. Yurtseverlikte duyguların da yeri olacaktır… Doğaldır ki sloganlarla, şarkılarla, türkülerle, şiirle, edebiyatla kültürümüzü, karizmalarımızı sayacağız, seveceğiz, anacağız. Ne var ki duygusallık çoğu zaman bizde bilimselliği bastırıyor.
“Sağ görüşte” olanlar gene milliyetçilik deyimini kullansınlar. Kuşku yok ki Anadolu Türklüğünün omurgası Orta Asya’dır. Oralardan gelenler boş bir coğrafyayla karşılaşmadılar. Bilimden, sanata, mimariye, felsefeye kadar önemli eserlere imza atan Hattiler, Etiler, Urartular, Luviler, Likyalılar, Frigyalılar, İyonyalılar, Helenler, Romalılar, Mezopotamyalılar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Lazlar ve daha nicelerini yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşamıştı. Büyük düşünürler, önemli bilim insanları, tabipler bu coğrafyada doğmuştu. Herodot, Hipokrat, Thales, Dr.Galen, Pisagor, Homeros ve diğerleri hepsi bizlerdendi. Müzikten mimariye oradan yiyecek kültürümüze kadar yaşam biçimimiz Anadolu ağırlıklıdır. Anayurttan göçenlerin sayısının ve o dönemlerde burada yaşayanların muhasebesini yaptığımızda,Orta Asyacı bilim adamlarımız dahi gelenlerin 1/5 civarında olduğunu belirtirler (Mükrimin Halil Yinanç ve Osman Turan). Tarihçiler katliamdan söz etmediklerine göre bu topraklarda yaşayanlar buharlaşıp kaybolmadı. Anadolu her alanda en zengin ve en kapsamlı bir ırksal ve kültürel alaşımın yurdu olup bunun mirasçısı Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkesi, Rumu, Ermenisi, Süryanisi ,Arabı, Müslümanı, Gayrimüslimi, inançsızı bu topraklarda yaşayan ebruli alaşımın tamamıdır. Milliyetçiliği böyle bir yurtseverlik biliciyle değerlendirsek ötekileştirme psikozunu aşabiliriz.
Ortak payda yurtseverlik olmalı…. İsteyen kendini milliyetçi olarak tanımlasın, isteyen ulusalcı…. Yeterki tutarlı olunsun ve tarih biliminin verilerini dikkate alsın… Ülkemizi ve insanımızı seviyorsak ötekileştirme psikozundan uzaklaşarak gerçekten çağdaş, gerçekten demokratik, gerçekten laik bir cumhuriyeti kurabiliriz. Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk-Kürt alaşım milliyetçiliğine dayalı yaklaşımına tüm Anadolu tarihinin verilerini de ilave edersek daha gerçekçi ve bilimsel yurtseverlik bilincine ulaşırız.

























Yorum Yazın