Politikadan bahsederken akla ilk gelen kurum genelde siyasi partiler oluyor. Oysa, modern siyasetin vazgeçilmez kurumsal çerçevesini oluşturan bu yapılar, aslında geçmişi iki yüzyıldan geriye gitmeyen, nispeten yeni oluşumlar. İnsanlık, binlerce yıl boyunca onlara ihtiyaç duymadan da örgütlenmeyi başarmış. Örneğin İtalya’da kent cumhuriyetleri, antik İyonya’da ise demokrasiler, siyasi partiler olmaksızın kurulabilmiş. Oysa on dokuzuncu yüzyılda iktidarın toplumsal tabanının genişlemesi ve kitle demokrasilerinin ortaya çıkışıyla beraber siyasi partiler, demokratik siyasal sistemlerin de başat aktörü haline geldiler.
Bu süreçte bir yandan ulus devletler merkeziyetçi bir mantıkla şiddet tekelini eline alıp tüm toplumu disipline ederken, partiler de merkezi yapıları, iç eğitim birimleri, taşradaki yerel teşkilatları ve hiyerarşik düzenleri ile adeta modern devlet şemasının küçük birer kopyası olarak tesis edildiler. Kitle demokrasilerinde siyasal sosyalleşmenin temel mekânı olarak partiler, siyasetçi yetiştiren birer okul olmanın yanı sıra, halk ile seçkinler arasındaki kurumsal iletişim ağlarını örme ve seçim dönemlerine siyasilerin kampanya organizasyonunun altyapısını sağlama gibi önemli işlevleri yerine getirdiler.
Ancak aradan geçen iki yüzyılın ardından bugün, siyasi partileri kitle demokrasileri için vazgeçilmez kılan toplumsal ve siyasal ihtiyaçların hızla ortadan kalktığını görüyoruz. Toplum, üretim ilişkileri üzerinden birbirine eklemlenen bir bütün olmaktan çıkıyor. Artık karşımızda, çok sayıda kolektif kimlik arasında kendi kişiliğini kuran tekil insanlardan oluşan bir yığın var. Herkesin kendisini azınlık olarak hissettiği bir bireysel cemaatler toplamı olmaya doğru ilerliyoruz. Böyle büyük bir dönüşüm içerisinde siyasetin de çehresi değişiyor. Fabrikaya ve sınıf temelli kolektif örgütlenmelere dayanan kitle demokrasilerinin yerini bir çeşit prekarya demokrasisi alıyor.
Teknolojik gelişmeler eşliğinde hızla dönüşen bu yeni tip demokrasilerde, kitle siyasetinin bir ürünü olan partiler de giderek kadük kalıyor. Örneğin herkes, adeta kişisel bir medya aygıtı gibi kullandığı telefon ve tablet sayesinde bireysel bir ekran alanına sahip. Bu ekranlar, yerel teşkilatlar gibi aracı kurumların tek tek bireylere erişme konusundaki işlevini azaltıyor. Siyasi elitler çok daha ‘doğrudan’ bir ilişki kurarak bütün seçmenlere tek tek erişebiliyor, her birisi için özelleşmiş mesajlar ulaştırabiliyorlar. Aynı zamanda sosyal medya, seçmen tabanından siyasi elitlere doğru fikir ve talep transferini de kolaylaştırıyor. Doğrudan parti genel başkanlarına mesaj atarak onların dikkatini çekebildiğiniz bir dünyada, partilerin resmi iletişim kanalları anlamını yitiriyor. Eskiden adeta birer düşünce kuruluşu gibi de çalışan ve politika üreten partiler, artık bu işlevlerini de etkin biçimde yerine getiremiyor. Toplumsal yapının aşırı karmaşıklaşması, veriye erişim olmaksızın yapılan çalışmaların anlamını azaltıyor. Dahası, mevcut sorunların çok boyutluluğu ve iç içe geçmiş olması, bu konulardaki nitelikli tartışmaların uzmanlarla sınırlı kalmasına neden oluyor. Bu da siyasi partilerin kısıtlı veri erişimi, hantal bürokrasisi ve dar uzmanlık havuzu ile etkin politika üretmelerine engel oluyor.
Tüm bunlara rağmen partilerin, kolektif hareketleri organize etme işlevleri bakımından önemini koruduğu düşünülebilir. Bu argümanda kuşkusuz haklılık payı var. Ancak sosyal medya araçlarının ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi, gündem oluşturma ve eyleme geçme konusunda da yeni imkanlar sunmakta. Kimi zaman internet üzerinde filizlenen örgütlü hareketler, siyasi partilerin kapasitesinin çok daha üzerinde bir çoğunluğu etkili bir biçimde harekete geçmeye teşvik edebiliyor. Dolayısıyla eylem ve örgütlenme konusunda da siyasi parti teşkilatlarının sunduğu imkânlar vazgeçilmez değil.
Türkiye özeline dönecek olursak, siyasi partilerin yaşadığı işlev körelmesinin bir nedeni daha var. Türk-tipi başkanlık sistemine geçilmesiyle ülkemizde siyasetin ağırlık merkezi meclis olmaktan çıkıp cumhurbaşkanlığı makamı haline geldi. Eskiden politikanın kalbi, partilerin temsil edildiği TBMM’de atardı. Hükümetler de meclis içerisinden seçilirdi. Oysa yeni sistemde siyasetin asli oyuncusu cumhurbaşkanı. Dolayısıyla tüm siyasi faaliyetler, son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanmak durumunda. Bu seçimde ise partiler değil kişiler yarışıyor. Partilerin bu kişilerle ilişkisi de hukuki bakımdan son derece gevşek. Zira anayasamız parti desteği olmaksızın cumhurbaşkanı adayı olabilmeyi kolaylaştırdığı gibi, bir parti içerisinden birden fazla aday çıkmasına da izin vermekte. Bu nedenle yeni Türkiye’de siyasi partiler, ancak destek olacakları adayların belirlenmesi ve seçim dönemindeki kampanyanın altyapısının organize edilmesi işlevleri ile sınırlanıyor. Yerel seçimler haricindeki diğer tüm faaliyetleri daha ziyade parti içi işleyişe ve örgütsel meselelere dönük işlerden oluşuyor. Bu ikincil ve görece önemsiz faaliyetleri bir kenara bırakırsak, bugünün Türkiye’sinde siyasi partiler tek bir seçim için çalışan, bu seçimde yarışacak adayların kampanya altyapısından sorumlu birer araca dönüşmüş durumdalar.
Durum gerçekten böyleyse siyasi partilerin nasıl olup da hala varlıklarını sürdürebildiği sorusunun yanıtlanması gerekir. Bu soruya verilebilecek iki önemli yanıt var. İlki Türkiye’nin mevzuatı ile ilgili bir mesele. Siyasi partiler işlevleri bakımından vazgeçilmez değiller. Fakat siyasetin onlar üzerinden yürütülmesinin, mevzuatımız bakımından getirdiği bir dizi önemli avantaj var. Bunların da en önemlisi hazine yardımı. Siyasi faaliyetlerin finansmanında vazgeçilmez önemde olan bu destekten yararlanmak isteyen her siyasi hareket, öncelikle bir siyasi parti kurmak ve ülke çapında örgütlenmek zorunda. Dahası siyasi partiler kanunumuz, partiler için genel bir kurumsal çerçeve çizmekte. Bu da mevcut bürokratik yapının ana hatlarıyla bir zorunluluk olması anlamına geliyor. Dolayısıyla siyasi partilerin oluşumunun ekonomik bir mantığı varken, kuruluş biçimleri de mevzuattan kaynaklanan temel bazı kısıtlara bağlı.
Siyasi partilerin varlıklarını devam ettirmelerinin arkasında yatan ikinci neden ise, kimi partilerin taşıdığı sembolik değer. CHP gibi kurucu bir partinin ya da MHP gibi milliyetçiliğin ana aktörünün, adaylardan ve isimlerden bağımsız bir değer taşıdığı açık. Seçmenlerin önemli bir bölümü, liderlerden çok bizatihi bu kurumlara bir bağlılık hissediyorlar. Özellikle yaş ortalaması yükseldikçe, parti aidiyeti de güçleniyor. Nitekim bu ana akım partilerden ayrılarak kendi bağımsız hareketlerini kuran Muharrem İnce ya da Meral Akşener gibi popüler isimlerin, söz konusu parti sembolizminden yoksun kaldıklarında nasıl başarısız olduğunu da gördük.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, siyasi partilerin yakın gelecekte ortadan kalkmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öte yandan partilerdeki bürokratik düzenin, günümüz siyasetinin hızını yakalamakta ve onun karmaşıklığına erişmekte zorlandığı açık. Parti içi kurumsal yapılar giderek anakronik bir hal almakta. Parti içi işleyiş süreçleri seçmenler için anlamsız, liderler için ise bir yük haline gelmekte. Halen uygulanan ilçe, il kongreleri ve delege sistemi bunun bir örneği. Tüm bu süreçler geçen yüzyıla ait, toplumsal karşılığı son derece düşük pratikler. Ya da cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik kampanyaları ele alalım. Parti örgütlerinin bu kampanyalara katkısı, mitinglerin organize edilmesinden öteye gidemiyor. Adayların kullanacağı politika önerilerinin ve savunacakları siyasi çizginin belirlenmesi konusunda özel kampanya ekipleri, parti içi kurumsal yapılardan çok daha etkin ve başarılı işler çıkartıyor. Hele Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi birden fazla partinin bir araya gelerek oluşturduğu komisyonların yazdığı politika metinlerinin ne derece yavan olduğunu akla getirirsek, siyasi partilerin politika üretme konusunda ne kadar yetersiz kaldığını da görmüş oluruz.
Dolayısıyla bugün ihtiyacımız olan, çok daha ademi merkeziyetçi parti yapıları. Siyaseti üretme ve topluma yayma konusunda çoğulcu, çevrim içi yapılanmaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Fransa’da Macron’un En Marche! hareketi ya da İtalya’daki Beş Yıldız Hareketi gibi örnekler bu bakımdan değerli. Dahası, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin dinamikleri düşünüldüğünde, siyasi partilerin ABD’deki örneklerine yakınsayan, esnek, lider odaklı ve büyük ölçüde geçici kampanya araçları olarak yeniden düşünülmesi gerekiyor. Zira böylesi yapılar, seçim dönemlerinde adaylar için çok daha etkin bir altyapı hizmeti sağlayacaktır.


























Yorum Yazın