ABD’nin uluslararası ilişkilerinde Theodore Roosevelt’in 1901’de Latin Amerika’ya yönelik ilan ettiği Büyük Sopa politikasını (Big Stick policy) günümüz dünyasına uyarlamaya kalkışan çılgın Başkanı Donald Trump’ın devletler hukukunu hiçe sayarak ve İsrail’in saldırgan Başbakanı Netanyahu’nun aklına uyarak başlattığı İran savaşı, dünyayı siyasi olduğu kadar ekonomik kaosun da eşiğine getirmiş durumda. Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu kuşkusuz ama bu yazımda öncelikle bu akıldışı savaşın Türkiye’nin kırılgan ekonomisine olumsuz etkilerine odaklanmak istiyorum.
Bu tercihimin nedeni, TÜİK’in açıkladığı Şubat ayı enflasyonunun 2.96 oranıyla geçen Şubat’taki 2.27 oranının üstüne çıkarak yıllık enflasyonu yukarı yönlü etkilemiş olması. Yıllık enflasyonun yüzde 30,65’ten 31,53 oranına yükselmesiyle ekonomi yönetiminin övünüp durduğu dezenflasyon süreci de duvara toslamış oldu. Her ne kadar Maliye ve Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek, elindeki pembe fırçayla “gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının oldukça üzerinde artmasını” gerekçe göstererek enflasyon artışını geçici olarak nitelese de ABD-İsrail haydut devletlerinin İran’a saldırısıyla patlak veren jeopolitik riskler bunun öyle olmayacağını ortaya koyuyor.
Şimşek’in “son iki ayda gıda fiyatlarında görülen yüksek artışların önümüzdeki dönemde hava şartlarına bağlı olarak telafi edilmesi” beklentisi çok iyimser bir tahmin. İyimser çünkü çiftçi yeterince desteklenmediği için üretim maliyeti artıyor. Tüccar düşük fiyat verince ya ürün çürümeye bırakılıyor ya da üretimden vazgeçiliyor. Ayrıca hükümet, üzerindeki ÖTV’yi sürekli arttırdığı için akaryakıt fiyatları da halen oldukça yüksek. Fiyat artışlarında taşıma maliyetlerinin rolü büyük elbette. Akaryakıt fiyatlarını ön plana çıkarmamın nedeni, İran’ın ülkesine yönelik saldırılara karşılık, haklı olarak, Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının- her ne kadar Trump Hürmüz’ü koruyacağını açıklamış olsa da- petrol fiyatlarında, boyutunu bugünden öngörmek imkânsız olan bir oranda artışa yol açacak olması. Yazıyı kaleme aldığımda Brent petrolün varili 83 doları aşmıştı. Daha da artmasını doğal karşılamak gerekir. Şimşek bu konuda “jeopolitik gelişmeler kaynaklı artan petrol fiyatlarının enflasyon etkisini sınırlandırma yönünde çalıştıklarını” söylüyor ama somut ayrıntı vermiyor. Oysa bu krizin bütçeye maliyeti oldukça yüksek olabilir.
Petrol krizinin bütçeye maliyeti
Ekonomi ve Maliye uzmanı Mahfi Eğilmez, 1 Mart günlü ve “ABD - İran Savaşının Türkiye Ekonomisine Etkileri” başlıklı yazısında, dünya petrol ticaretinin beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ilk etkisinin akaryakıt fiyatlarında artışla görüleceğine, ardından taşımacılık maliyetinin artacağına ve üretim ve gıda fiyatlarının zincirleme yükseleceğine dikkat çekiyor. Özetle Şimşek’in gıda fiyatlarının mevsimsel nedenlerle düşeceği beklentisi anlamlı değil. Asıl akaryakıttaki fiyat artışının etkisinin nasıl sınırlanacağını somut biçimde ortaya koyması gerekiyor. Eğilmez yazısında, “petrolün varil fiyatındaki her 10 dolarlık artış, (…) cari açığı en az 2,5 milyar dolar ve enflasyonu yaklaşık 1 puan yükseltir. Kurda ve diğer enerji fiyatlarında eş zamanlı artış yaşanması hâlinde bu etki cari açıkta 5 milyar dolara, enflasyonda 1,2 puana kadar çıkabilir” diyor. OVP’de 2026 yılında petrol fiyatının ortalama 65 dolar olacağı varsayımı yapıldığına işaret eden Eğilmez, petrolün 100 dolara yükselmesi durumunda cari açığın 9 milyar dolar, enflasyonun ise 3–3,5 puan artması riski ortaya çıkar. Bu, para politikasının manevra alanını daraltır, faizlerin düşürülmesi beklentisini rafa kaldırabilir” diye devam ediyor.
Bu bağlamda bana göre yapılması gereken, fiyat artışlarını akaryakıt üzerindeki ÖTV’den karşılamaktır kuşkusuz. Hükümetin bu yazı yayımlanmadan eşel mobil sistemine geçme kararı olumlu elbette. Ama gelirleri bir süre azalacak olan kamunun tasarruf yapması da şart. Yılda iki defa akaryakıttaki ÖTV oranının arttırılması, bugüne kadar böyle bir tasarrufun olmadığını ortaya koyuyor. Tasarruf olmadığı için de kamu gelirleri vergiler yoluyla arttırıldıkça enflasyon da artageliyor. Şeref Oğuz’un “kamuflasyon” diyerek dikkat çektiği nokta da bu. O bakımından mevcut OVP (Orta vadeli Program) ile dezenflasyon sürecinin zaten tıkanmaması mümkün değildi. Nitekim İran savaşıyla ilgili verileri içermeyen Şubat ayı enflasyonu da bu gerçeği ortaya koyuyor.
Mahfi Eğilmez yazısında, “eğer Hürmüz Boğazı uzun süre kapalı kalır ve enerji fiyatları yüksek düzeylerde kalıcı hâle gelirse tablo ağırlaşır. Enflasyon yeniden ivme kazanabilir, ücret–fiyat sarmalı riski belirginleşir. Para politikası gevşetilmek bir yana, daha sıkı bir çizgiye zorlanabilir. Yüksek enerji maliyeti, ithalatı ve üretimi baskılar; Avrupa ekonomilerinin petrol şoku nedeniyle resesyona girmesi ise ihracatı zayıflatır. Cari açık büyür, dış finansman ihtiyacı artar. Risk primlerindeki yükseliş borçlanma maliyetlerini yukarı çeker. Enerji yoğun sektörler maliyet baskısıyla karşılaşır; havacılık ve turizm talep daralmasından etkilenebilir” uyarısında bulunuyor.
OVP’de güncelleme yapılacak mı?
Yanıtını aradığımız soru şu: bu gerçeklere karşılık, ekonomi yönetimi yanlış olduğunu defalarca yazdığım “enflasyonla mücadele” politikasını aynen mi sürdürecek? Bilindiği gibi, bu politika, adil olmayan mevcut vergi sistemiyle, sabit gelirliler başta olmak üzere toplumun büyük kesiminin talebini düşürmeye dayanıyor. Oysa artık toplumun birçok kesiminde bıçak kemiğe dayanmış durumda. Açlık ve yoksulluk sınırının altında kalan gelirlerle tüketimin daha da kısılması mümkün değil. Bu nedenle hanelerin borçlanma düzeyi giderek artıyor. OWL Intelligence ’ın Türkiye genelinde gerçekleştirilen Finansal İyilik Hali Monitörü (FWBM) 2025 Son Çeyrek Araştırması’na göre, yurttaşların yüzde 34,5’i kredi kart, yüzde 23,3’ü bireysel kredi kartı borçlusu. Kart borcunu sadece asgari tutarı ödeyerek çevirmeye çalışanların oranı yüzde 38,4, borcunu ödeyemeyenlerin oranı ise yüzde 6,6 seviyesinde. Araştırmaya göre, toplumun sadece yüzde 23,2’si borcun tümünü zorlanmadan ödediğini belirtiyor. Ay sonunu getirebilmek için ayrıca yurttaşların yüzde 12,4’ü arkadaştan, aileden, yüzde 7,1’i esnaftan borç alıyor. Üstelik borcu olan haneler arasında, ödeme vadesi geçen borca sahip olanların oranı yüzde 45 ile 49 arasında değişiyor. 2026’ın ilk çeyreği verileri açıklandığında bu oranların daha da arttığını görmek sürpriz olmayacak kuşkusuz.
İktidarın negatif ayrımcılık yaptığı emeklilere ödenen ve yüksek enflasyon nedeniyle eriyerek adeta sadakaya dönüşmüş bulunan bayram ikramiyelerine yıllık enflasyon oranında (31,53) ya da en az bin lira (yüzde 25) zam bekleniyordu. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in yaptığı yakışıksız açıklamayla bundan sarfı nazar edilmesi, petrol fiyatlarının enflasyona etkisini sınırlamak için yine emekli yurttaşların sırtına binileceği izlenimi veriyor. Önce deprem giderleri, şimdi savaştan kaynaklanan sorunlar nedeniyle bütçede para yok denilerek emekliye yüklenmenin ne anlamı var bilmiyorum. Ama utanç verici bir zihniyet olduğuna kuşku yok. Bu zammı yapmayarak tasarruf edilecek para sadece 35 milyar lira. Bütçenin içinde küçük bir meblağ olan bu paranın emeklilere verilmemesi ne kadar ayıpsa, ekonomi yönetiminin çizip durduğu pembe tablo da o kadar fiktif belli ki.
Seçimler giderek yaklaşıyor. Bu telaşla iktidar cephesinden emeklilere ek zam müjdeleri geliyor. Ne olduğu araştırıldığında önceki yazılarımda sözünü ettiğim GETAD (gelir tamamlayıcı aile desteği) programından söz edildiği ortaya çıkıyor. Ama ayrıntılara göz atıldığında, bu programın kişi başı asgari ücretin üçte birinden (9358 lira) daha az gelire sahip olan kalabalık aileleri ilgilendirdiği anlaşılıyor. Emekliler, tanımına göre yaş almış insanlar olduğundan, evlerinde eşleri dışında geliri olmayan insanlar pek yaşamıyor. Tek en düşük emekli maaşı olan iki kişilik ailelerin bu yardımdan yararlanmaları mümkün değil. Dolayısıyla, emeklilere değil toplumun en yoksul kesimine yönelik bir sosyal yardım programı söz konusu olan.
Özetle, enflasyonun hedeflerinin tutmayacağının (en iyi olasılıkta yüzde 24-25) daha yılın ikinci ayından belli olan bu yanlış politikanın önümüzdeki belirsizlik ortamı da dikkate alınarak yenilenmesi şart. Hedefleri sürekli büyük sapmalar gösteren kemer sıkma programlarını 2,5 yılın ötesine taşımanın anlamı yok. Artan ve daha da artacak enflasyon ortamında gelirleri bir hayli düşürülmüş emekliler başta sabit gelirlilerin tüketimini daha da kısmak mümkün değil çünkü.
Kongre’den yetki almamış, halkının çoğunluğunun desteğine sahip olmayan, ayrıca medya önünde sürekli saçmalayan ve hızla fikir değiştiren Trump’ın İran gibi kadim bir devleti dize getirip getiremeyeceğini ya da bu saçma savaştan vazgeçip vazgeçmeyeceğini bekleyerek bu belirsizlik ortamında palyatif önlemlerle mevcut politikada ısrar etmenin olumlu bir sonuca ulaşamayacağı düşüncesindeyim. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama yazılarımda vurgulayageldiğim gibi Türkiye adil vergi politikalarıyla gelir adaletini sağlamayı önceleyen bir ekonomi politikasına ivedilikle ihtiyaç duyuyor.

























Yorum Yazın