Clausewitz’e ait olan “savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir” sözünü tersine çeviren Foucault, “siyaset savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir” demişti. Bugünlerde küresel gündemi takip edenler, bu ikisi arasındaki ilişkide üçüncü bir ihtimalin öne çıktığını görüyor. Yeni trend siyasete karşı savaşı kullanmak. Savaşlar aracılığıyla siyaseti susturmak, bastırmak ve ötelemek. ABD ile İsrail’in geçtiğimiz hafta sonu başlattığı saldırının ardındaki en güçlü temalardan birisi bu. Trump için bu saldırı, rastlantı olamayacak kadar iyi bir zamanda geldi. Epstein dosyasından bunalan, ICE ajanlarının yol açtığı hak ihlalleri nedeniyle kamuoyu desteğini kaybetmeye başlayan ve ekonomide işleri rayına koymakta zorlanan Trump için İran savaşı, siyasi gündemden kaçışın en kolay yolu. Tam da bu nedenle Amerikan başkanı gittiği her yerde savaştan bahsediyor. Her gün çok sayıda gazeteciyi telefonla arayarak uzun mülakatlar veriyor, onlara ABD ordusunun başarılarını anlatıyor. Ortadoğu’dan elde edilecek hızlı ve kolay bir zafer, Trump’ın kendisini bir kahraman gibi pazarlamasını ve düşen popülaritesini toparlamasını sağlayabilir. Demokratların bu yaşananlara karşı tavır alırken şimdilik bir nebze kontrollü olmasının nedeni de bu.
Washington’ın müttefiki İsrail’de ise Netanyahu, adeta savaşa muhtaç bir lider durumunda. Bir yandan hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve yargı süreçleri, diğer yandan radikal kesimlerin desteğini almak uğruna attığı adımlarla İsrail toplumunun bir bölümünün gözünde geldiği konum onu savaşa muhtaç kılıyor. Zira ülkesinin yeniden normalleşmesi ve bölgedeki komşuları ile ilişkilerini istikrarlı bir zemine oturtması, aynı zamanda Netanyahu için de yolun sonu anlamına gelecek. Dahası, siyasi kariyeri sonuçlandığında, yalnız ulusal değil uluslararası yargı süreçleri ile de karşı karşıya kalması son derece muhtemel. Dolayısıyla İsrail başbakanı için daimî olağanüstü halin devamı ve bölgenin istikrarsızlaşması, rutin siyaset düzenine geri dönmemenin bir vesilesi olarak kritik bir önem taşıyor.
Elbette her iki lider de savaşa böylesine araçsal bir mantıkla yaklaştıklarını açık etmiyorlar. Tersine, barışı en çok da kendilerinin arzuladığı iddiasındalar. Hatırlayacak olursak Trump, henüz birkaç hafta önce Nobel Barış Ödülü’nün hayalini kuruyordu. Bugün de başlattıkları saldırıyı, siyasi yollar tükendiği için mecbur kaldıkları bir son seçenek olarak açıklıyorlar. Dahası, bu saldırıların savaş anlamına geldiğini dahi ifade etmekten imtina ediyorlar. Elbette bunun temel nedeni, savaş ilanının beraberinde getireceği bir dizi hukuki sorumluluk. Ne Trump ne de Netanyahu, savaş ilanı için yasama organları ile iş birliği yapmaya ya da operasyonları yönetirken savaş hukukunu gözetmeye niyetli değil.
Tam bu noktada karşımıza, bu yeni tip popülist otoriter liderlerin ortak bir özelliği çıkıyor. Bu isimler için hukuk, özellikle de uluslararası kural ve düzenlemeler yok hükmünde sayılması gereken bir çeşit ayak bağı. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzen, Trump yönetimi için Amerikan çıkarları önündeki en büyük engel. Washington bugün, kendi kurduğu sistemi ortadan kaldırmak için gece gündüz çabalıyor. Örneğin savunma bakanı ya da beyaz saray sözcüsü basına konuştuğunda, İran’a yönelik saldırılarda kendilerini sınırlayacak hiçbir angajman kuralına bağlı olmadıklarını, uluslararası hukuku da önemsemediklerini açıkça dile getirebiliyor.
Hiçbir hukuki çerçeveye oturma ihtiyacı duymaksızın, salt çıplak güce dayalı bu politikaya emperyalist sıfatını yapıştırmak kolaycılık olur. Zira emperyalizm, nihayetinde bir uluslararası düzen vizyonunu içerir. Bu kavram bir planı, tahakküm altına alınanların idaresine dair kurumsal bir çerçeveyi ima eder. Bizim şahit olduğumuz şey ise yalın şiddet temelli bir haydutluk. Siyasal süreçleri ikincilleştiren, silahlı güce dayalı bir düzensizlik ve kaos politikasının sonuçlarını izliyoruz hep birlikte. Üstelik bu politika öylesine kısa vadeli bir pragmatizm ile yürütülüyor ki, ABD ve İsrail nihayetinde ulaşmak istedikleri hedefler konusunda birbirleriyle uzlaşma ihtiyacı bile gütmüyor. Washington ilk günden itibaren İran’ın nükleer altyapısını yok etme ve rejim değişikliği yoluyla istikrar kazanmış bir İran yaratma amacının altını çiziyor. Buna karşılık Tel-Aviv, Suriye benzeri bir iç savaş sürecinin İran’da da yaşanmasını ve bölgesel krizin süregitmesini tercih ediyor gibi.
İlginç olan, nihai amaç konusunda iki ülke arasındaki bu açı farkının ortadan kaldırılması ihtiyacının hissedilmemesi. Belli ki liderler, böylesi farklılıkları çok da önemsemiyorlar. Belki de bu umursamazlığın daha geniş kültürel bir temeli var. Ne de olsa carpe diem çağındayız. Devir, fikirden ziyade eylemin, hakikatten ziyade kanaatin devri. Olgularla değil deneyimlerle ilgileniyor, her şeyi bir gösteriş ve kutlama vesilesi yapabiliyoruz. Çağımızın savaşları da siyasi elitlerin uzun uzadıya kafa yormadan giriştikleri birer macera ve halkla ilişkiler kampanyasına dönüşmüş durumda.
Neyse ki politik sahne tümüyle bu popülist otoriter liderlerden ibaret değil. İsrail’de patlamayı bekleyen bir muhalefet dalgası var. Bunlar, fırsat buldukları ilk anda Netanyahu’nun siyasi kariyerini bitirmek için pusuda bekliyor. Trumpizm’in sonu ise ufukta görüldü. Yapılan kamuoyu yoklamaları, Kasım ayındaki ara seçimlerden sonra ABD yasama organında demokratların kontrolünün artacağını söylüyor. Seçim kampanyasında neo-con’ların müdahaleci dış politikasını eleştiren ve “barışın başkanı” imajıyla izolasyonizmi savunan Trump’ın bugün geldiği nokta, kendi tabanında onarılması güç bir hasara neden olmuş gibi görünüyor. Dahası, Amerikan kamuoyunda bu savaşın ABD’den çok İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiği algısı yaygın. Eğer ki İran’da arzulanan rejim değişikliği bir an önce gerçekleşmez ve Trump birkaç hafta içerisinde bir zafer ilan etme fırsatı elde edemezse, cumhuriyetçi partinin önde gelen isimlerinin de ona karşı mesafe aldığını görmemiz son derece olası.
Sözün özü, bugünlerde herkes İran İslam Devrimi’nin gerçekten yolun sonuna gelip gelmediği tartışıyor. Oysa bu savaş, mollalardan önce Trumpizm’in sonunu getirebilir.

























Yorum Yazın