Günümüzde izler birbirine karışıyor.
Sınırlar silikleşiyor, yollar asfaltla örtülüyor, pasaportlar elektronikleşiyor. İnsan bazen bugünün konforuna bakıp geçmişin bedellerini unutuyor.
Oysa her özgürlüğün altında, karla örtülmüş ama silinmemiş ayak izleri vardır. Ali Kızıltuğ’un dizeleri bu durumu hatırlatır:
“Kar yağmış yollara, örtülmüş izler,
Bulamam diyorum öf öf, sen bul diyorsun…”
Tarih de böyledir; izler bazen görünmez olur, ama yok olmaz.
1942–1944 yıllarında Fransa, Nazi Almanyası’nın işgali altındaydı. Sokaklar sessizdi, ama o sessizliğin altında bir uğultu vardı. Direniş parçalıydı: Gaullistler, sosyalistler, komünistler… Ve bir grup daha vardı: milliyetleri farklı, dilleri farklı, ama kaderleri ortaktı.
Onlar 23 kişiydi.
Aralarında Ermeniler, Polonyalılar, İtalyanlar ve Yahudiler vardı. Göçmenlerdi; sürgünlerin çocuklarıydılar. Kimlikleri değil, seçtikleri taraf önemliydi. Amaçları tekti: Nazi faşizmine karşı enternasyonal dayanışma.
Bağlı oldukları yapı, işgal altındaki şehirde hücre tipi örgütlenmeyle çalışan bir direniş ağıydı. Nazi subaylarına suikastlar düzenlediler, askerî trenleri sabote ettiler, silah depolarını hedef aldılar. Şehir gerillasıydılar; ama onları asıl güçlü kılan silahları değil, inançlarıydı.
Çoğu komünistti. Temel motivasyonları anti-faşizmdi. Milliyet değil, “anti-Nazizm” kimliği ön plandaydı. Bu nedenle klasik milliyetçi direnişlerden ayrılıyorlardı. Onların mücadelesi bir bayrağın değil, bir insanlık fikrinin mücadelesiydi.
Ve sonra yakalandılar.
21 Şubat 1944 sabahı, grubun lideri Missak Manouchian, eşi Mélinée’ye bir mektup yazdı. Bu mektup bir vedaydı; ama aynı zamanda bir ahlak bildirgesiydi:
“İçimde hiçbir nefret yok. Alman halkına karşı da yok.”
Ve devam ediyordu:
"Sevgili Mélinée’m,
Birkaç saat sonra artık bu dünyada olmayacağım. Bu öğleden sonra saat üçte kurşuna dizileceğiz. Bu bana bir kaza gibi geliyor; inanamıyorum ama bir daha seni göremeyeceğimi biliyorum.
Sana ne yazabilirim? İçimde hiçbir nefret yok; Alman halkına karşı da yok. Herkes hak ettiğini alacaktır. Alman halkı ve diğer bütün halklar, savaş ve acıdan sonra barış ve kardeşlik içinde yaşayacaklardır. Buna inanıyorum.
Beni idam edenlere karşı da kinim yok. Herkes yaptığının karşılığını alacaktır.
Mutluluk diliyorum sana, Mélinée’m, ve bütün ailemize. Seni mutlu görmek isterdim; ama kaderim böyleymiş. Lütfen benim için üzülme. Senin için ve yarın için cesur ol.
Evliliğimiz uzun sürmedi ama çok mutluydum. Eğer mümkün olursa, savaştan sonra evlenmeni ve bir çocuğun olmasını isterim; benim adımı taşımasını istersen ne mutlu bana.
Fransa özgür olacak ve yarının insanları bizim anımızı onurla anacaklar. Ölümün eşiğinde, bunu bütün kalbimle hissediyorum.
Seni bütün kalbimle öpüyorum."
Missak
İdam mangasının karşısına çıkacak bir insanın kaleminden kin değil, barış umudu akıyordu. Ölümün eşiğinde bile gelecek kuşakların kardeşlik içinde yaşayacağına inanıyordu. Bu, sıradan bir veda değildi; bir enternasyonal vicdanın manifestosuydu.
Naziler, onları “yabancı suç çetesi” olarak göstermek için propaganda afişleri bastı. Ama propaganda ters tepti; çünkü bir insanın son sözleri, bazen en güçlü tarihsel tanıklığı oluşturur.
Manouchian ve 23 arkadaşı kurşuna dizildi. Ama o mektup kurşun geçirmezdi.
Bugün Avrupa kıtasında insanlar sınırları daha özgür geçebiliyorsa, ulus-devletlerin ötesinde bir birlik fikri filizlenmişse, bunun arka planında yalnızca diplomatik anlaşmalar değil; işgale karşı hayatını ortaya koymuş insanların cesareti vardır.
Tarih, yalnızca kazanan generallerin değil; kurşuna dizilen direnişçilerin omuzlarında yükselir.
Aradan on yıllar geçti. İsimler bazen unutuldu, izler bazen karla örtüldü. Ama bazı mektuplar vardır ki zamana yenilmez. Çünkü onlar yalnızca bir eşe değil, geleceğe yazılmıştır.
Ve bazı mücadeleler, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanlığa ışık olmaya devam eder.
Kar yağabilir.
İzler örtülebilir.
Ama bir kez atılmış cesur adımlar, tarihin hafızasında silinmez.
































Yorum Yazın