Bu hafta yazımı John Carpenter’ın muazzam filmi They Live’e ayırmayı düşünüyordum. Ama okuduğum bir kitap ve bu kitabın konusunun güncel olanla ilgisi beni bu fikirden vazgeçirdi. Üstat Carpenter gelecek haftaya kaldı.
Kitap, Anglikan rahip ve yazar Sabine Baring-Gould’un 1865 yılında kaleme aldığı The Book of Were-Wolves. Yani kurt adamların kitabı.
Kitabın adının bu olduğuna bakmayın. Gould ortaçağ tarihinde ve yakınçağda görülen ve tarih kayıtlarına bile geçen kurt adam ve vampir anlatılarının izini titizlikle sürüyor ve rasyonalist bir rahip olarak tarihte kurt adam, vampir veya ghoul olarak bilinen doğaüstü varlıkların aslında zihinsel hastalıkların veya yamyamlık ile ilgili ritüellerin sonucu olduğuna varıyor.
Önce belirtmek gerekir ki, kurt adam ve vampir temaları ortaçağ mahkeme kayıtlarında geçiyor. Bu konularda ciddi halk şikayetleri var. Kovuşturmalar ve soruşturmalar var. Yani konuyu bilmeyenlerin kaba bir pozitivizmle bunları ilk bakışta reddetmesi yanlış olur. Sadece ne olarak varlar? Nasıl açıklanıyor? Mesele bu.
Kitap rasyonel açıklamadan şaşmıyor ve bu anlamda da eşsiz. Murray, Mead, Fraser gibi antropologlardan çok önce folklor inançlarında sıklıkla yer alan bu hikayelerin rasyonalist açıklamasını getiren ilk kitaplardan.
Gould, sadece vampir veya kurt adam olduğu ileri sürülen insanların tarihlerinden bahsetmiyor kitapta. Aynı zamanda korkunç cinayet ve tecavüz eylemleriyle bilinen meşhur insanlara atıf yapıyor. İki meşhur karakter var kitapta. Biri Macaristan düşeslerinden meşhur Elizabeth Bathory (belki bunu başka bir yazıda ele alırız). Bu yazının konusu olan diğeri de Fransa’da Retz bölgesinin “sire” (sir) unvanıyla bilinen lordu Gilles de Laval ya da bilinen adlarıyla Gilles de Rais veya Baron de Rais.
Gilles de Laval, Fransa’da Breton köklerden gelme bir asilzade. Genç yaşta ölen babasından kalma mülklere ek olarak, 1420’de Catharine de Thouars ile yaptığı evlilikten de kendisine büyük bir miktarda mal ve mülk geçiyor. Adını ilk defa Bretonya’daki taht savaşlarında duyuyoruz. Daha sonra İngilizlere karşı başarılı seferler düzenliyor. Yedi yıl boyunca İngilizlere karşı savaşıyor.[1]
İngilizlerin işgal etmiş olduğu kalelere gerilla taktikleriyle saldırıyor; Lude kalesini ve daha sonra Rennefort ve Malicorne kalesini ele geçiriyor. Daha sonra meşhur Arc’lı Joan, yani Jeanne d’Arc ile Orleans’nın ele geçirilmesini sağlıyor. Jeanne D’Arc’ın silah arkadaşı olduğu biliniyor. Jeanne D’Arc Paris duvarlarında oklarla vurulup öldüğü sırada yanında Gilles De Laval’ın bulunduğu söyleniyor. Krallık bu üstün hizmetlerinden ötürü ona Marshal de France yani Fransa Mareşali unvanı veriyor.
Mareşal, konsül ve kralın haznedarı unvanlarını alıyor, Kral Charles’a pek çok seferde eşlik ediyor. Gould’un deyimiyle, mükemmel bir savaşçı ve kurnaz bir politikacı olarak biliniyor.[2]
Gilles de Laval artık ün, unvan, mülk ve şöhretin doruğunda. Anne tarafından büyükbabasının ölümüyle de korkunç bir miras kalıyor. Gould, bu mirasın 800 bin livre olduğunu söylüyor.[3] Devasa bir para.
Ancak bir anda Gilles de Laval, Gould’un ifadesiyle herkesi şaşırtarak, Kral VII. Charles’ın hizmetinden ayrılıyor, taşrasındaki kalesine bir tür “emekliliğe” çekiliyor.[4] Bu vakitten sonra aşağıda yazacağımız olaylar haricinde Gilles de Laval’ın cemiyet hayatı ve siyasi hayatıyla ilgili bir bilgi alınamıyor.
Ancak mareşalimizin, yanında iki kahyası (Henriet ve Pontou) ile Retz’den Nantes’ta bulunan kaleye esrarengiz yolculuklar düzenlediği bu esnada da pek çok çocuğun kaybolduğu bildiriliyor.[5]
Nantes ve Retz’de anne ve babaların çığlıkları arşa varıyor. İster sokakta bulunup evlatlık olarak alınan, hizmetkar gibi çalıştırılan bir çocuk olsun, isterse de kendi öz çocukları olsun fark etmiyor. Herkes çocukların kaybolduğunu, Mareşalin ise bundan sorumlu olduğunu söylüyor.
Bir süre sonra yetkililer bu olayların sumen altı edilemeyeceğini fark ediyorlar. Önce asillerden oluşan -aralarında Gilles de Laval’ın kuzeni de var- bir grup bu adamın bir tahkikata uğramaması gerektiğini söylüyor. Ancak Jean do Châteaugiron, Nantes piskoposu bu işin peşini bırakmak istemiyor.
Şimdi burada duralım; tek taraflı anlatmak yanlış olur. Pek çok siyasi figür gibi Gilles de Laval’in de düşmanları var. Mareşal’in kendine ait olmayan kiliseye ait yerleri zorla ele geçirdiği, çeşitli aristokratların arazilerinde hak iddia ettiği gibi iddialar var. Bunlarla ilgili tafsilatlı tarihi bilgilere girmiyorum, kabaca Wikipedia sayfasından bakabilirsiniz.[6]
Eninde sonunda kovuşturulması gerektiğine ilişkin kanaat baskın geliyor ve bazı olaylar yeterli şüpheyi -belirsiz de olsa- uyandırıyor. Bunlardan biri, Roche-Bernard’da yaşayan Perrine Loessard denilen bir kadının kaybolan çocuğu ile ilgili. Tanıklıklar, çocuğun bir at arabasıyla taşındığını, at arabasının da Retz lorduna ait olduğunu doğrulayınca yargılamaya başlanıyor. Sadece seküler değil kilise adına da dava açılıyor.
Mareşal Gilles de Laval ve iki kahyası söz konusu suçlardan dolayı yargılanıyorlar. Mareşal, tüm iddiaları reddediyor. Kahyalardan Henriet de ilk başta reddedince, kilise yargıçları ve seküler yargıçlar işkence tahtasını gösteriyorlar. Henriet tüm korkunç olayları anlatıyor. Diğer kâhya Pontou yine de reddediyor. Ancak en son Mareşal’e işkence tahtası gösterilerek tepkisi ölçülüyor. Mareşal korkunç eylemlerini itiraf ediyor. Ve tek tek çocukları nasıl öldürdüğünü, etlerini nasıl yediğini anlatıyor.
Bu mahkeme kaydına ilginç bir bilgi de ekleniyor. Mareşalin her eylemi sonrası yatağın yanındaki haça diz çökerek “Tanrı’m beni affet” dediği söyleniyor.[7]
Bazı ifadeler burada yazamayacağım ve korku filmlerinin bile sınırlarını aşacak kadar korkunç. Kitapta okuyabilirsiniz. Tek verebileceğim detay, çocukların etini yediği, onların kanlarını içtiği. Anglikan rahip, Mareşalin cinsel sapkınlıklarını da açık bir şekilde yazmıyor. Detaylı bilgiyi yine Wikipedia’da görebilirsiniz.
Mareşalin okült bir bağlantısı olduğu ve “Barron” denilen bir iblis ile işbirliği yaptığı da suçlamaya kilise tarafından ekleniyor. Bu okült iddiaları da kitapta ayrıntılı bulunmuyor. Wikipedia sayfasında bulduğum bilgiler. Her Wikipedia bilgisi doğru olmadığı için, kontrol ederek bakabilirsiniz.
Mareşal, suçlamaların müspet olması sonucunda 1440 yılının sonbaharında iki kahyasıyla birlikte önce asılıyor ve sonra cesetleri kazıkta yakılıyor.
Mareşalin 1432 ve 1440 yılları arasında 200’e yakın çocuğu korkunç şekillerde öldürdüğü çoğunun cesedini kalenin bir yerlerine attığını, bazılarını yaktığı söyleniyor.[8]
Gould, Mareşalin bir itirafını da aktarıyor. Mareşal yargıçlara bu rezil ve sefil eylemlerinin başlamasına Roma tarihçisi Suetonius’u okumasının etkili olduğunu, Tiberius, Caracalla, Caligula ve Neron gibi Roma imparatorlarını okuduğunda “o etin kokusunu” aldığını söylüyor.[9]
“Mahşer günü” Yahudilik’te “eser” miktarda, Hristiyanlık ve İslam’da yaygın olarak bulunan bir anlayış. Dikkat ederseniz, çöküş dönemlerinde Hristiyanların, pagan ya da Hristiyan olsun Romalı hükümdarlarda gördüğü “excessive” yani aşırı eylemler, mahşer gününün belirtisi olarak kabul ediliyor. İslam’da da doğrudan Kur’an’dan olmasa da bu yönde hadislerin olduğunu biliyoruz.
Epstein biraz gündemden düşmüş olabilir. Ancak neden önemli olduğu bu bağlamda önemli. Sınıfsal farka vurgu yapmamın sebebi bu. Bu tür suçlar elbette sınıf fark etmeksizin herkes tarafından işlenebilir. Ancak ortaçağ romanslarına baktığınızda, 1400’lerden sonra “şövalye” kodlarının nasıl bir düşüşe geçtiğini göreceksiniz. Cervantes’in Don Quixote’si başka nasıl açıklanabilir?
Ya da hepimizin sevdiği Game of Thrones dizisi ve kitaplarına bakalım. Yazarı G. R. R. Martin, bu meşhur hikâyeyi bize nasıl takdim ediyor? İngiliz ortaçağının en korkunç dönemlerini yani “eski zamanların” güzel ve romantik şövalye anlatısının grotesk bir çarpıtma ile neye dönüştüğünü göstererek. Bu yüzden bu diziyi beğeniyoruz. Kimse kahraman değil.
Borgia, Bathory, Nero, Caligula ve benzerlerinin ortak bir noktası var. Artık tamamen satüre olmuş, doymuş sınıfların istediğini yapabildiği, bir o kadar doymamış sınıfların da sürüklendiği dönemler.
Bunu doğrudan bir sınıf açıklamasına bağlamak yeterli değil elbette. Ancak geç kapitalizmin neye dönüşeceğini bilmek açısından önemli. Gilles de Laval’in dönemi bir zamanlar halk nezdinde güven ve inanç konusu olan aristokrasinin yavaş yavaş yozlaşarak yerini coğrafi keşiflere ve rönesansa bıraktığı bir dönemdi. Bunu aristokrasinin neredeyse tamamen yok olduğu Fransız İhtilali izledi.
Hiçbir komplo teorisine, okült ilişkilere, dünyayı yöneten ailelere, Eyes Wide Shut’a girmeden şunu söylersek kimse bize deli diyemez: Gilles de Laval nasıl aristokratik-feodal üretim biçimlerinin sonunu gösteren işaretlerden biriyse, Borgia, rönesansın geçişiyse Epstein’ın da böyle bir semptom olması şaşırtıcı olmayacaktır. Peki bu semptomun tedavisi nedir? Ve kapanan bir devir illaki daha progresif, daha aydınlık bir zamansal düzleme mi açılacaktır? Bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum: Mahşer günü budur.
[1] Sabine Baring-Gould, The Book of Were-Wolves: The Classic Study of Lychantrophy, A Renaissance E-book Publication, PageTurner Editions, Kindle versiyonu, s.82.
[2] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.83.
[3] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.83.
[4] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.83.
[5] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.84.
[6] https://en.wikipedia.org/wiki/Gilles_de_Rais
[7] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.95.
[8] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.101-110.
[9] Sabine Baring-Gould, a.g.e., s.102.




























Yorum Yazın