Platin sarısı saçları şapkanın altından iplik gibi sarkıyordu.
Simsiyah giyinmişti. Kapının yanındaki masada, caddeye en yakın yerde oturuyordu.
Parmakları klavyede durmadan geziniyordu.
Yanından geçerken sandalyeye hafifçe çarptım. Başını kaldırmadı.
Yalnızca uzun bir nefes verdi.
Nefesinin sesi soğuktu.
Pantolonunun cebindeki siyah cüzdan parlaktı.
Oturdukça cebini aşağı çekiyordu.
Duvardaki saat üçü vurdu.
O an arkasını döndü.
Göz göze geldik.
“Ben…” dedim.
“Yalnızca hastayım.”
“Hasta mı?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Bir an sustum.
“Her şeyi unutacakmışım.”
Gözlerini yere indirdi.
Şapkasını çıkardı.
Başının üstü çıplaktı.
Kenarlarda seyrek teller kalmıştı.
“Unutmak…” dedi.
“Belki de en iyisi.”
Şapkayı masaya bıraktı.
Başını kaldırdı. Gözlerini kaçırmadı.
Bir şeyler söyledi. Duymadım.
Kelimeler kulağıma çarpıp düştü.
Dinledim.
Sustu.
Yerime döndüm.
Kalemimin kapağını açtım, kapattım.
Cümle bir süre sonra kendiliğinden geldi.
“İnsan neyi unutacağını seçemiyor.”
Defterimi açtım.
Yazdım: “Her şeyi unutacakmışım. Sanki bir başkasının hayatıymış gibi.”
Kalemin kapağını kapattım.
Dışarıdan bir itfaiye sireni geçti.
Cam titredi.
Kırmızı ışık yüzümüze vurdu.
Ben irkildim. O kıpırdamadı.
Elini cüzdanına götürdü.
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Yakında…”
Başını salladı.
Şaşırmadı.
Garson gelip boş fincanı aldı.
Ne ona baktı.
Ne bana.
Tabakta kahve telvesi kalmıştı.
Koyu.
Taş gibi.
Dağılmamış.
Hatırlamak ağırdır.
Sürekli yanında taşırsın.
Bu kez bana baktı.
Uzun uzun.
Ben de baktım.
Gözlerine.
Ellerine.
Ağzına.
Sonra sesine.
Sesi aradım.
Gözlerimde.
Ellerimde.
Ağzımda.
Sesimde.
Artık sessizdim.
Kalemi tekrar elime aldım.
Kapağını açtım.
Deftere yazdım.
Kâğıt hafızanın yedeğidir.
Sayfayı kapattım.
Sesimi bıraktım.




























Yorum Yazın