Türkiye Cumhuriyeti tarihi anlatıcıları 1945’den 1991’e kadar geçen 46 yıla yeterince önem vermiyorlarsa muhtemel ki bazı şeyleri gizlemek istiyorlardır. Kimileri için 20 yıllık erken Cumhuriyet dönemini gündemde tutmak daha kolay ve güncel siyaset için daha kullanışlıdır
Oysaki 1945 sonrasında Türkiye, ABD hegemonyasına hızla entegre oldu.Truman Doktrini (1947) ve Marshall yardımlarıyla tarım ve sanayi burjuvazisi Batı’ya bağımlı büyüdü; Kore Savaşı’na asker gönderilmesi karşılığında NATO üyeliği (1952) alındı.
Tarihte zaman dizinine de kafa tutan bu anlatının ipliğini pazara çıkarmak, ifşa etmek ve çelişkilerini gün yüzüne çıkarmak öncelikle siyasi bir baş aşağı duruşu da düzeltmek anlamına gelir.
Soğuk Savaş’ın Komünizm karşıtı cephesinin güney doğu kapısını tutan Türkiye’si için anti-komünizm bir devlet politikası olmuştu. Bu politikanın devletin sivil ve askeri bürokrasisinde net karşılığı vardı. TCK maddeleriyle hukuksal, Komünizmle Mücadele Dernekleri’yle toplumsal, kontrgerilla yapılarıyla fiili baskı kuruldu. Fetullah Gülen’in de kariyerine başladığı yer anti komünist cepheydi.
O zamanların NATO’su da o zamanların Rusya’sına yani SSCB’sine karşı idi. Ama bugünkünden farklı olarak felsefi bir kopuşu da işaret ediyordu.
Bu felsefi kopuş Cumhuriyetin kurucu babalarından Celal Bayar’ın veciz ifadesiyle “Bu Kış gelecek olan Komünizm” gelmesin diyeydi. 1960-70’lerde işçi grevleri, öğrenci hareketleri ve toprak reformu talepleri yükseldiğinde burjuvazi ve bürokrasi, solun yükselişini anti komünizmle savuşturdu.
1980’lerin başında Afgan Mücahitlerine, Humeyni Devrimine, Ziya Ül Hak’a, elinde Kuran’la gezen Kenan Evren’e verilen kredi komünistleri ezmek içindi. Bu, ABD’nin “yeşil kuşak” stratejisinin yerel yansımalarıydı.
Din, komünizmin “ateist” karakterine karşı manevi panzehir olarak konumlandırıldı. 1980 darbesi sol hareketleri ezerken İslamcı-muhafazakâr unsurlara alan açtı.
Komünizm 1990’ların başında kendini feshedince ortada kalan şey dayanaksız devlet varlığı ve anti-komünizm ile güçlenmiş kuşağın yeşil formalı oyuncularıydı.
Türkiye’nin bugünkü siyasi mimarisi, tesadüfün değil, Soğuk Savaş’ın bilinçli ve uzun soluklu bir mimarisinin eseridir.
1994 Belediye Seçimlerinde Ankara ve İstanbul’u kazanan Refah Partisi ve sonrasında 32 yıldır kesintisiz süren monolitik iktidar buna kanıt değilse daha neyin kanıt olabilir.
Yeşil kuşak stratejisiyle güçlenen ağlar (cemaatler, vakıflar), 1980 darbesi sonrası depolitizasyonda örgütlendi. Anti-komünist meşruiyet yeni iktidara dönüştü.
1945’den beri soğuk savaşta oyunda olanlar 1994’de yedek kulübesinden çıkarak takımı devraldı.
Bu basit tarihsel süreci görmemek Türkiye’nin bugününü anlamamak olacaktır. Benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdaki sihirli söz aslında Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye dikte ettiği sınırlı demokrasinin tanımıydı: “Batının iyi yanlarını almak.” Batı bir tarafı çürük elmaydı ve siz onun çürüklerini temizlemeli kalanını afiyetle gövdeye indirmeliydiniz.
Bugün 15 yaş altı Sosyal medya yasağını Avustralya’da onaylanmasının neredeyse mürekkebi kurumadan Türkiye’ye ithal eden anlayışın da yapmaya çalıştığı tam da budur.
Batının hoşunuza giden, münasip bulduğunuz keyfinize uygun yanlarını alır uymayanları ise ya hiç almazsınız yada almaya kalkanları cezalandırırsınız.
Her muhalif o zaman komünistti. Kadın hakları, azınlık hakları, işçi hakları, cinsiyet hakları, ifade hürriyeti külliyen anti-komünizm çuvalının içindeydi. Çuvalı duvara vurmanız için tek kriter vardı: Bu Kış Komünizmi getirmemek. Bugünse aynı anlayış kendini göstermekte utangaç davranmıyor.
Hikayenin devamını hepimiz biliyoruz. Bugün nitelik olarak da nicelik olarak da bırakın Modern Türkiye’yi 1071’den beri neredeyse kimseye nasip olmayan bir iktidar etme gücü temerküz edilmiş durumda. Başlangıçta vurguladığımız zaman dizimini göz ardı edersek bu gücün kaynağını da unutmuş oluruz. Anti-komünizmle inşa edilen güvenlik bürokrasisi, ideolojik meşruiyetle, seçici Batılılaşma yoluna girdi. Bu siyasi üstyapıya sermaye ile eklemlenen muhafazakâr kitlelerden oluşan ittifak ise iktidarı kimseyle paylaşmak istemiyor.
Türkiye’nin bugünkü siyasi mimarisi, tesadüfün değil, Soğuk Savaş’ın bilinçli ve uzun soluklu bir mimarisinin eseridir.
Seçici Batılılaşma, İslamcı-muhafazakâr ittifakı ve yeşil kuşağın maddi mirası, 1945’ten beri adım bir kale kurdu. Komünizm tehdidi ortadan kalktığında bu kale boş durmadı; arkadaki oyuncular sahaya indi ve 32 yıldır kesintisiz iktidar elde ederek tarihin en uzun tekil egemenlik dönemlerinden birini tesis etti.
Bu süreci görmezden gelmek, yalnızca tarihsel hafızayı değil, bugünün iktidarını da anlamayı imkânsız kılar. Çünkü Türkiye’nin hikâyesi artık “Batı’nın iyi yanlarını almak” masalından çok daha derin bir gerçekliğe işaret ediyor. Zamanında anti-komünizmle başlayan yolculuk artık anti-demokrasinin sınırlarına ulaştı.


























Yorum Yazın