Bazı ülkelerde adalet, mahkeme salonlarında aranır. Bazılarında ise adaletin ne zaman askıya alındığını anlamak için ekranlara, manşetlere ve sessizliklere bakmak gerekir. Türkiye’de son yıllarda yaşanan tam olarak budur. Bir şey olur, herkes görür; ama kimse tam olarak adını koymaz. Olan biten konuşulmaz, üstü örtülür, zamana bırakılır. Ve zaman geçtikçe hakikat, suç olmadan cezalandırılmış olur.
2019 yılında İstanbul’da yaşananlar, yalnızca bir yerel seçim süreci değildi. Bu ülkenin sandıkla kurduğu ilişkinin, iktidarın yenilgiyle yüzleşme kapasitesinin ve halk iradesine tahammül sınırlarının test edildiği bir dönemdi. Seçim gecesi yaşanan veri kesintileri, ardından gelen belirsizlik, iptal kararı ve tekrar seçim… Bütün bu süreçler, tekil hatalar ya da teknik sorunlar olarak açıklanamayacak kadar zincirleme ve sistematikti. Ortada yalnızca bir sonuç değil, bir refleks vardı: Kaybedilen bir seçimi kabul etmeme refleksi.
İstanbul, sıradan bir şehir değildir. Ekonomik ağırlığı, nüfus yoğunluğu ve siyasal sembolizmiyle her zaman ülke siyasetinin merkezinde yer almıştır. Bu nedenle İstanbul’un el değiştirmesi, yalnızca bir belediye başkanının değişmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda bir iktidar anlatısının çatlaması, uzun süredir tek merkezden kurulan gücün sorgulanması anlamına gelir. İşte tam da bu yüzden, sandıkta kaybedilenin başka alanlarda telafi edilmesi yoluna gidildi.
Tekrar edilen seçimde ortaya çıkan tablo, bu stratejinin işlemediğini gösterdi. Fark büyüdü. İtirazlar karşılıksız kaldı. Halk, yalnızca bir adaydan yana değil, kendi oyuna sahip çıkmaktan yana tavır aldı. Ancak bu sonuç, gerilimin bittiği anlamına gelmedi. Aksine, yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Seçim kazanılmıştı ama iktidar, bu kazanımı yönetilemez hale getirmeye kararlıydı.
Sonraki yıllarda yaşananlar, bunun açık göstergesiydi. Belediyeye yönelik ardı arkası kesilmeyen soruşturmalar, müfettiş raporları, yetki kısıtlamaları, kaynak engellemeleri ve sürekli dolaşımda tutulan suçlama dili… Bütün bunlar, doğrudan bir yargılamadan çok, bir yıpratma ve itibarsızlaştırma sürecinin parçalarıydı. Hukuk, adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkıp, siyasi baskının aracı haline geldiğinde, suçun tanımı da değişir. Artık suç, yasa ihlali değil; tehdit oluşturmaktır.
Bu süreçte medya önemli bir rol oynadı. Ana akım kanalların büyük bölümü, yaşananları ya görmezden geldi ya da çarpıtarak aktardı. Belediyenin attığı adımlar, yapılan sosyal projeler, özellikle dar gelirli kesimleri hedefleyen uygulamalar, sistematik biçimde küçümsendi ya da yok sayıldı. Buna karşılık, en küçük hata büyütüldü, en zayıf iddia manşetleştirildi. Bilgi değil, algı üretildi. Sessizlik de bu algının bir parçasıydı.
Buna rağmen kamuoyunda bambaşka bir şey gelişiyordu. İnsanlar, yaşananların yalnızca bir belediye başkanıyla ilgili olmadığını fark etmeye başladı. Tartışma, bir isimden çıkıp bir ilkeye dönüştü: Seçimle gelenin, seçimle gitmesi meselesi. İşte bu farkındalık, iktidar açısından asıl tehdit buydu. Çünkü bir kez bu bilinç yerleştiğinde, bastırmak zorlaşır.
Yıllar içinde bu gerilim derinleşti. Ve nihayet, sandıkta çözülemeyen mesele, yargı yoluyla çözülmek istendi. 2025 yılında yaşanan tutuklama süreci, yalnızca hukuki bir dosya olarak ele alınamayacak kadar geniş bir bağlama sahipti. Zamanlaması, kullanılan dil, verilen mesajlar ve yaratılan atmosfer, bunun bir cezalandırma hamlesi olduğunu açıkça gösteriyordu. Ortada bir suçtan çok, bir örnek vardı. “Böyle olursanız, başınıza bu gelir” mesajı verilmek isteniyordu.
Bu noktada mesele artık kişisel olmaktan çıktı. Bir belediye başkanının özgürlüğü değil, bir toplumun geleceğe dair beklentisi tartışma konusu haline geldi. Çünkü bir ülkede halkın seçtiği bir yöneticinin yargı yoluyla devre dışı bırakılması, yalnızca bugünü değil, yarını da bağlar. O an, sandığın anlamı değişir. Oy vermek, sonuç üretmeyen bir ritüele dönüşür.
Bu sürece verilen toplumsal tepkiler de bu yüzden önemlidir. Bir kesim sustu. Bir kesim izledi. Bir kesim “bana dokunmuyor” diyerek mesafe aldı. Ama başka bir kesim, sessiz kalmanın bedelini fark etti. Gençler, öğrenciler, sivil toplum aktörleri ve yurttaş inisiyatifleri, farklı mecralarda tepkilerini dile getirdi. Bu tepkiler, yüksek sesli değil ama kalıcıydı. Çünkü hakikat, bazen sloganla değil, ısrarla yaşatılır.
Bugün dönüp bakıldığında, yaşananların bir “dava”dan çok daha fazlası olduğu görülüyor. Bu bir güç mücadelesi değil; bir sınavdı. Hukukun, medyanın, siyasetin ve toplumun aynı anda sınandığı bir dönem. Ve bu sınavda en belirleyici soru şuydu: Gerçekle yüzleşmeye hazır mıyız, yoksa sessizlikle idare etmeyi mi seçeceğiz?
Bu metin, olan biteni dramatize etmek için yazılmadı. Kimseyi kutsamak ya da şeytanlaştırmak amacı taşımıyor. Ama şunu kayıt altına alıyor: Hakikat, bazen bir kararnameyle, bazen bir manşetle, bazen de herkesin susmasıyla tutuklanır. Ve bir toplum, hakikatin ne zaman tutuklandığını fark edemezse, bir gün kendi hafızasının da elinden alındığını anlar.
Bugün mesele, bir kişinin içeride ya da dışarıda olması değildir. Mesele, bir ülkede değişimin mümkün olup olmadığıdır. Eğer sandık, sonuç üretmediğinde yargı devreye giriyorsa; eğer itirazlar yalnızca bir taraf için geçerliyse; eğer adalet, iktidarın ihtiyaçlarına göre şekilleniyorsa… O zaman sorun sistemiktir.
Bu yüzden yaşananları hatırlamak gerekir. Çünkü unutmak, yalnızca geçmişi silmez; geleceği de ipotek altına alır. Ve bazı dönemler vardır ki, not düşülmezse tekrar eder. Bu metin, tam da bu yüzden yazıldı: Hatırlamak için. Susturulanın, görünmez kılınanın ve “normal” denilerek geçiştirilenin kayda geçmesi için.
Hakikat her zaman serbest kalmaz.
Ama kayda alınırsa, bir gün mutlaka geri döner.

























Yorum Yazın